31 Mart 2011 Perşembe

Yabancı işçi çalıştırmada ne değişti

Yabancı işçi çalıştırmada ne değişti ?

Ülkemizde çok sayıda çalışma izni olan-olmayan yabancı işçi çalıştırıldığını biliyoruz. Yabancı işçi çalıştırıldığının genel ve özel bütçeli idarelerin teftiş ve denetim elemanları ile kolluk kuvvetlerinin (Polis, Jandarma) düzenlemiş olduğu tutanak veya denetim raporunda tespit edilmesi halinde, Bakanlık iş müfettişi raporu olmadan cezai işlem uygulanması nedeniyle mahkemeler tarafından iptal edilmekteydi.

Torba Kanun'la bir değişiklik yapılmıştır. Yabancıların Çalışma İzinleri Kanunu'nun 20'nci maddesinin son fıkrasında, "Birinci fıkraya göre yapılan denetimler (Bakanlık iş müfettişleri, Sosyal Güvenlik Kurumu müfettişleri) ve ikinci fıkraya göre yapılan (Genel ve özel bütçeli idarelerin teftiş ve denetim elemanları ile kolluk kuvvetlerinin) bildirimler üzerine Bakanlık bölge müdürünce, gönderilen tutanaklara ve denetim raporlarına göre bu kanunda yer alan idari yaptırımlar uygulanır" belirtilerek uygulanan idari para cezalarının iptalinin önüne geçilmesi amaçlanmıştır.

4817 Sayılı Yabancıların Çalışma İzinleri Kanunu'nun 18'inci maddesi uyarınca,

a) Bağımsız çalışan yabancılar, çalışmaya başladıkları tarihten ve çalışmanın bitiminden itibaren,

b) Yabancı çalıştıran işverenler yabancının çalışmaya başladığı tarihten, çalışma izninin verildiği tarihten itibaren otuz gün içerisinde çalışmaya başlamaması halinde bu sürenin bitiminden itibaren ve herhangi bir nedenle hizmet akdinin sona erdiği tarihten itibaren,

En geç on beş gün içerisinde durumu Bakanlığa bildirmekle yükümlüdürler. Belirtilen yükümlülüğe uyulmaması halinde 4817 Sayılı Kanun'un 21'inci maddesi uyarınca bağımsız çalışan yabancı ile yabancı çalıştıran işverene her bir yabancı için 2011 yılı için 308.00 TL idari para cezası uygulanmaktadır. Fiilin tekrarı haklinde idari para cezası bir kat artırılmaktadır.

Çalışma izni olmaksızın bağımlı çalışan yabancıya 4817 Sayılı Kanun'un 21'inci maddesi uyarınca 2011 yılı için 616.00 TL idarî para cezası verilir. Fiilin tekrarı haklinde idari para cezası bir kat artırılmaktadır.

Çalışma izni bulunmayan yabancıyı çalıştıran işveren veya işveren vekillerine her bir yabancı için 4817 Sayılı Kanun'un 21'inci maddesi uyarınca 2011 yılı için 6.163.00 TL idarî para cezası verilir. Fiilin tekrarı haklinde idari para cezası bir kat artırılmaktadır.

Bu durumda, işveren veya işveren vekili yabancının ve varsa eş ve çocuklarının konaklama giderlerini, ülkelerine dönmeleri için gerekli masrafları ve gerektiğinde sağlık harcamalarını karşılamak zorundadır.

Bu kanuna göre verilmiş çalışma izni olmaksızın bağımsız çalışan yabancıya 4817 Sayılı Kanun'un 21'inci maddesi uyarınca 2011 yılı için 2.465.00 TL idarî para cezası verilir ve varsa işyeri veya işyerlerinin Bakanlık bölge müdürlerince kapatılması kararı alınarak, bu kararın uygulanması için durum ilgili valiliğe bildirilir.

Tekrarı hâlinde, varsa işyeri veya işyerlerinin kapatılmasının yanı sıra idarî para cezası bir kat artırılarak uygulanır.

Bu kanuna göre idarî para cezası ile cezalandırılan bağımlı veya bağımsız çalışan yabancılar ile yabancı çalıştıran işverenler İçişleri Bakanlığı'na bildirilir.

İdari para cezaları yeniden değerleme oranına tabi olup her yıl yeniden değerleme oranında artırılmaktadır.

Kaynak: Dünya Gazetesi

 

İbrahim Işıklı

31.03.2011

30 Mart 2011 Çarşamba

ÖRNEKLERLE DOĞUM BORÇLANMASI

ÖRNEKLERLE DOĞUM BORÇLANMASI

 

1. Giriş

 

Sosyal güvenlik reformu olarak adlandırılan ve 2008 yılı Ekim ayında yürürlüğe giren 5510 sayılı Yasa ile, doğum nedeniyle sosyal güvenlik sisteminin dışında kalan kadınlara verilen bir haktır doğum borçlanması. Doğum borçlanması ile, sosyal güvenlik sisteminin dışında kalan kadınlar, bu süreleri borçlanarak, eksik olan prim ödeme gün sayılarını tamamlama imkânlarına kavuşmuşlardır.

 

Kanuna göre; 4/a kapsamındaki (SSK) sigortalı kadın, iki defaya mahsus olmak üzere doğum tarihinden sonra iki yıllık süreyi geçmemek kaydıyla hizmet akdine istinaden işyerinde çalışmaması ve çocuğunun yaşaması şartıyla talepte bulunulan süreleri borçlanabilecektir.

 

Kanunda teferruat bulunmadığından SGK alt düzenlemeler yapmış, yapılan alt düzenlemelerde ayrıntı ise genelgelerde ortaya konmuştur. SGK'nın çıkarttığı ilk borçlanma genelgesinde kadınların doğum borçlanması yapabilmesi için;

 

- Sigortalı kadının doğumdan önce çalışmaya başlayarak sigortalılık şartını yerine getirmesi,

 

- Doğumun çalıştığı işinden ayrıldıktan sonra 300 gün içinde gerçekleşmesi,

 

- Doğumdan sonra adına prim ödenmemesi ve borçlanacağı sürede çocuğunun yaşaması,

 

şartlarının bulunması gerekmekte idi.

 

Gerek yargı kararları gerekse kamuoyunda oluşan tepkiler neticesinde SGK önce hizmet borçlanması ile ilgili tebliği, ondan iki buçuk ay sonra da genelgeyi değiştirmiştir. SGK'nın son borçlanma genelgesine göre;

 

5510 sayılı Kanunun 41'inci maddesinin (a) bendine göre kadın sigortalıların doğum nedeniyle çalışamadıkları en fazla iki defa olmak üzere ikişer yıllık sürelerinin borçlandırılmasında sigortalının doğumdan önce 4'üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamında tescil edilmiş olması ve adına kısa ya da uzun vadeli sigorta kolları yönünden prim ödenmiş olması yeterli sayılacaktır. Doğumun çalıştığı işinden ayrıldıktan sonra 300 gün içinde gerçekleşmesi şartı aranmayacaktır. Doğum borçlanması talebinde bulunan kadın sigortalının işvereninden belge istenilmeksizin Kurum hizmet kayıtlarından tespiti yapılarak sonuçlandırılacaktır.

 

Doğum borçlanması talebinde bulunan kadın sigortalıların doğum yaptığı tarihten sonra adına primi ödenmiş süreler borçlanma hesabında dikkate alınmayacak, doğum borçlanması yapılacak sürede çocuğun vefat etmesi halinde vefat tarihine kadar olan süreler borçlandırılacaktır. İlk doğumunu yaptıktan sonra iki yıl dolmadan ikinci doğumunu yapan kadın sigortalı, ilk doğumdan ikinci doğuma kadar geçen süre ile ikinci doğum için borçlanabileceği iki yıllık sürenin toplamı kadar geçen süreyi borçlanabilecektir.

 

2.Kimler Doğum Borçlanması Yapabilir?

 

Aşağıdaki şartları taşıyan kadınlar doğum borçlanması yapabilir.

 

1. Doğumdan önce 5510 sayılı Yasanın 4. maddesinin 1. fıkrasının a bendi (SSK) kapsamında tescilli bulunmak,

 

2. Doğumdan sonra hizmet akdine tabi olarak çalışmamış olmak,

 

3. Çocuğun yaşaması,

 

şartlarının hepsinin gerçekleşmesi halinde,

 

1. En fazla iki çocuk için,

 

2. Bir çocuk için en fazla iki yıllık süre, iki çocuk için toplam 4 yıllık süre (1440 gün),

 

3. Borçlanma yapılacak çocukların yaş aralığı 2 yıldan az ise birinci çocuk için ikinci çocuğun doğduğu tarihe kadar olan süre,

 

borçlanılabilecektir.

 

İkiden fazla çocuğu olan kadın sigortalı, şartları taşıyan doğumlardan istediğini borçlanabilecektir.

 

Yukarıda sayılan şartlardan, doğumdan önce SSK tescilinin bulunması şartı hala tartışılan bir meseledir. Ancak bu konuda Yargıtay 10. H.D. si verdiği kararda,

 

"borçlanma imkânı doğrudan ve sadece 41/1-a kapsamındaki sigortalı kadına tanınmış ve borçlanacağı süre (doğum tarihinden sonra iki yıllık süreyi geçmemek kaydıyla hizmet akdine istinaden işyerinde çalışmayacağı süre) olarak tanımlanmıştır. Dolayısıyla bu imkandan yararlanabilmek için de, geçmişte hizmet akdine dayalı olarak zorunlu sigortalılık tescilinin yapılmış olması, gerekli sayılmalıdır." demiştir.

 

Görüldüğü gibi genelgede bulunan, doğumdan önce SSK tescilinin bulunması şartı Yargıtay kararında da öne sürülmüştür.

 

Bu durumda Yargıtay'ın diğer dairelerinden farklı bir karar çıkıp, Hukuk genel kurulunda da onaylanmadığı sürece ya da yasal bir düzenleme yapılmadığı sürece, borçlanma talebinde bulunan kadının, doğumdan önce 5510 sayılı Kanunun 4/1-a bendi kapsamında tescil edilmiş olması gerekmektedir.

 

Aynı zamanda sadece tescil edilmesi yeterli olmayıp, adına kısa vadeli yada uzun vadeli prim bildirilmiş olması gerekmektedir.

 

Konunun daha iyi anlaşılması için birkaç örnek verelim.

 

Örnek 1:

 

01.04.1991 tarihinde 506 sayılı Kanun kapsamında çalışmaya başlayan Ayşe hanımın 05.01.1994 tarihinde zorunlu sigortalılığı sona ermiştir. Ayşe hanım, 03.01.1989 ve 21.06.1995 tarihlerinde doğum yapmıştır.

 

Bu durumda Ayşe hanım, sigortalı çalışmaya başladığı tarihten sonra 21.06.1995 tarihinde yapmış olduğu doğumu borçlanabilecek, SSK tescil tarihinden önce 03.01.1989 tarihinde yapmış olduğu doğumu ise borçlanamayacaktır.

 

Örnek 2:

 

01.01.1989 tarihinde SSK'lı olarak çalışmaya başlayan Berna hanımın 03.07.1989 tarihinde sigortalılığı sona ermiş 10.07.1989 tarihi itibariyle BağKura kayıt yaptırmış olup bu kapsamdaki sigortalılığı halen devam etmektedir. Berna hanım 07.01.1988 ve 13.11. 2001 tarihlerinde 2 doğum yapmıştır.

 

Bu durumda Berna hanımın birinci doğumunun işe girdiği tarihten önce, ikinci doğumunun ise BağKurlu iken gerçekleşmesi nedeniyle borçlanabileceği bir doğum bulunmamaktadır.

 

Örnek 3:

 

Ceyda hanım, 01.11.1997 tarihinde doğum yapmıştır. 05.04.1995 tarihinde 506 sayılı Kanun kapsamında tescili bulunmasına rağmen sigortalı adına kısa vadeli ya da uzun vadeli sigorta kollarından herhangi bir bildirim yapılmamıştır. Dolayısıyla Ceyda hanım doğum borçlanması yapamayacaktır.

 

Örnek 4:

 

01.11.1994 – 11.01.1996 tarihleri arasında SSK'ya tabi zorunlu, 01.05.1999 – 30.06.2008 tarihleri arasında isteğe bağlı sigortalı olan, daha sonra herhangi bir sigortalılığı bulunmayan Nermin Hanım, 03.03.1996 ve 30.09. 2008 tarihlerinde 2 doğum yapmıştır. Bu durumda Nermin hanım her iki doğumdan dolayı toplam 1440 gün borçlanma yapabilecektir.

 

Örnek 5:

 

01.07.1990 – 31.12.1995 tarihleri arasında SSK'lı olarak çalışan Ayten hanım, 03.03.1996, 30.11.1997, 20.10. 2000 ve 03.06.2008 tarihlerinde 4 doğum yapmıştır.

 

Bu durumda Ayten hanım istediği iki doğum için borçlanma yapabilecektir.

3.Staj Yapanlar ve Çıraklar

 

Bilindiği gibi staj yapan öğrenciler ile mesleki eğitim merkezlerinde öğrenim gören çıraklar uzun vadeli sigorta kollarına tabi değildir. Yani bunlar adına emeklilik primi ödenmemektedir. Emeklilik hesabında işe giriş tarihi olarak ilk defa adlarına uzun vadeli sigorta primi ödenen tarih esas alınmaktadır. Yani sigortalılık süresi hesaplanırken, sigorta numarası aldığı tarih yada çırak/stajer olarak çalışmaya başladığı tarih esas alınmayıp, ilk defa uzun vadeli sigorta primi bildirilen süre esas alınmaktadır.

 

Örnek 6:

 

15.09.2003'te mesleki eğitim merkezinde çırak olarak öğrenim görmeye başlayan sigortalı Fatma hanım, 16.05.2009 tarihinde 4/a (SSK) kapsamında bir işyerinde çalışmaya başlamıştır. Fatma hanımın emekliliğinin 3 şartından biri olan sigortalılık süresi hesaplanırken, çıraklık yaptığı 15.09.2003 tarihi değerlendirilmeyip, ilk defa uzun vadeli prim bildirilen 16.05.2009 tarihi esas alınacaktır. Buna göre Fatma hanımın emeklilik yaşı 7200 gün prim ödeme gün sayısını tamamladığı tarihe göre değişmekle birlikte 58-65 yaş aralığıdır.

 

SGK'nın 2010/106 sayılı Genelgesine göre, doğum borçlanması, bu durumda olanların sigortalılık süresini geriye götürmektedir.

 

Yukarıdaki örnekte Fatma hanım 03.05.2006 tarihinde doğum yapmıştır. Fatma hanım doğumdan dolayı 720 gün borçlanabilecektir. Bu durumda sigortalılık başlangıç tarihi 720 gün geriye giderek, 16.05.2007 olacaktır.

 

Fatma hanım doğum borçlanması yapmasa emeklilik yaşı 65'e kadar çıkabilecekken, doğum borçlanması ile 58 yaşında emekli olabilecektir.

 

Örnek 7:

 

15 yaşında 3308 sayılı Kanun kapsamında çıraklığı nedeniyle 15.04. 1997 tarihinde 506 sayılı Kanun kapsamında tescili yapılan ve bugüne kadar başka çalışması bulunmayan Necla hanım, 13.05.2001 tarihinde doğum yapmıştır. Necla hanım isterse doğum borçlanması yapabilecektir.

Örnek 8:

15.09.1995 tarihinde 3308 sayılı Kanun kapsamında çırak olarak çalışmaya başlayan Zeynep hanım 02.02.2004 tarihinden itibaren SSK'lı olarak özel bir şirkette çalışmaktadır. Zeynep hanım 1999 ve 2001 yıllarında iki doğum yapmıştır. Zeynep hanım bu doğumların ikisine de borçlanarak (toplam 4 yıl) sigortalılık başlangıç tarihini 02.02.2004'ten 02.02.2000 tarihine geri götürebilecektir.

 

Yukarıdaki örneklerin tamamında sigortalının ölümü halinde hak sahipleri de borçlanma yapabilecektir. Hak sahiplerine aylık bağlanması için gerekli olan 1800 prim ödeme gün sayısı borçlanılarak tamamlanabilecektir.

 

Mehmet KELEŞ

(SGK, Bozüyük Sosyal Güvenlik Merkezi Md.)

 

 

28 Mart 2011 Pazartesi

İş güvencesi hükümleri hangi işyerleri ve hangi işçiler hakkında uygulanmaktadır

İş güvencesi hükümleri hangi işyerleri ve hangi işçiler hakkında uygulanmaktadır ?

 

I. Başlangıç

 

4857 sayılı İş Kanununda "Otuz veya daha fazla işçi çalıştıran işyerlerinde en az altı aylık kıdemi olan işçinin belirsiz süreli iş sözleşmesini fesheden işveren, işçinin yeterliliğinden veya davranışlarından ya da işletmenin, işyerinin veya işin gereklerinden kaynaklanan geçerli bir sebebe dayanmak zorundadır." Denilmiştir (Madde 18).

 

Bu madde hükmü ile 4857 sayılı Kanunun 19 ve 21'inci maddeler ile 25'inci maddenin son fıkrası hükmü bazı kişiler hakkında uygulanmamaktadır. Bu kişilerden birincisi, işyerinin bütününü sevk ve idare eden ve işçiyi işe alma ve çıkarma yetkisi bulunan işveren vekilleri, ikincisi işletmenin bütününü sevk ve idare eden işveren vekilleri ve yardımcılarıdır.

 

Bu makalemizde, hangi işyerlerinin 30 veya daha fazla işçi çalıştıran işyerleri kapsamına girdiği ile belirsiz süreli iş sözleşmesinin ne olduğu ve en az altı aylık kıdemin nasıl belirleneceği, işletme ve işyerinin bütününü sevk ve idare eden işveren vekilleri ele alınıp, değerlendirilecektir.

 

II. Konu

 

A- 30 ve Daha Fazla İşçi Çalıştıran İşyerleri

 

1) İşçi Sayısının Belirlenmesinde Hangi İşveren ve Hangi İşyeri Dikkate Alınır?

 

İşçi sayısının belirlenmesinde aynı gerçek veya tüzel kişiliğe ait işverenin aynı iş kolunda bulunan işyerlerinde çalışan işçiler dikkate alınmaktadır.

 

Aynı gerçek veya tüzel kişiliğe ait işverenin aynı işkolunda birden fazla işyeri olması durumunda aynı işkolundaki Türkiye genelinde bulunan işyerlerinin tümünde çalışan işçilerin toplamı üzerinden hesaplama yapılmaktadır.

 

Aynı gerçek veya tüzel kişiliğe ait işverenin aynı iş kolunda yurt içinde bulunan işyerlerinin yanında yurt dışındaki işyerinde çalışan işçilerinin de olması durumunda çalışan toplam çalışan sayısı belirlenirken yurt içi ve yurt dışındaki işyerlerinde çalışan işçi sayıları birlikte belirlenmekte ve toplama dahil edilmektedir.

 

2) 30 İşçi Sayısının Belirlenmesinde Hangi İşçiler Dikkate Alınır?

 

30 işçi sayısının belirlenmesinde aynı gerçek veya tüzel kişiliğe ait işverenin aynı iş kolundaki işyerinde/işyerlerinde; belirli süreli, belirsiz süreli, tam süreli, kısmi süreli, daimi veya mevsimlik iş sözleşmesiyle çalışanlar arasında bir ayırım yapılmaksızın, birlikte değerlendirilmektedir.

 

Konumu itibarıyla güvence kapsamı içerisinde olmayan işveren vekillerinin ve yardımcılarının da işyerinde çalışan işçi sayısının belirlenmesinde dikkate alınması gerekmektedir.

 

4857 sayılı Kanun kapsamı dışında kalan ve işçi sıfatını taşımayan çırak, stajyer ve meslek öğrenimi gören öğrencilerle, aynı Kanunun 10'uncu maddesine göre niteliği itibarıyla en çok 30 iş günü süren süreksiz işlerde çalışanlar, 4857 sayılı Kanunun 7'nci maddesi çerçevesinde işyerinde ödünç (geçici) iş ilişkisiyle çalıştırılanlar o işyerinde çalışan işçi sayısının belirlenmesinde hesaba katılmamaktadır.

 

3) 30 İşçi Sayısının Belirlenmesinde Hangi Tarihteki İşçi Sayısı Dikkate Alınır?

 

30 işçi sayısının belirlenmesinde fesih bildiriminin yapıldığı tarihte iş sözleşmesi devam eden işçi sayısı dikkate alınmaktadır. İş sözleşmesinin devam ediyor olması yeterli olup, ayrıca fiilen çalışıyor olunması gerekmemektedir. Öte yandan, hastalık, iş kazası, gebelik ya da normal izin ve benzeri nedenlerle ayrılan işçinin yerine bu süre için ikame işçinin temin edilmesi durumunda, 30 işçi sayısının belirlenmesinde ikame edilen işçiler dikkate alınmamaktadır.

 

4) Alt İşveren İşçileri 30 İşçi Sayısının Belirlenmesinde Dikkate Alınır mı?

 

Alt işverenin işçileri 30 işçi sayısının belirlenmesinde dikkate alınmamaktadır. Ancak, iş güvencesi hükümlerinden kaçınmak amacıyla, işçilerin bir kısmının muvazaalı olarak taşeron işçisi olarak gösterilmesi halinde, muvazaalı şekilde taşeron işçisi gösterilen işçilerin de işçi sayısına dahil edilmesi gerekmektedir.

 

Alt işverenin işçileri ile geçici işçi sağlayan işverenle iş sözleşmeleri devam eden geçici işçiler, kendi işverenlerinin işyerlerinde sayının belirlenmesinde hesaba katılırlar. Ancak tarafların geçici iş ilişkisinde gönderen işveren olarak nitelendirdikleri; fakat aslında «bordro işvereni» olarak faaliyet gösteren ve yaptıkları iş, işverenlerine işçi temin etmekten ibaret olanlara kayıtlı bulunan işçiler de sayı ölçütünde göz önünde bulundurulmalıdır.

 

5) Holding Bünyesinde Bulunan İşyerleri İçin Durum Nasıldır?

 

Holding içerisinde yer alan holdinge ait şirketler ayrı ayrı tüzel kişilik olduğundan, yalnızca her bir şirkete ait işyerinde/işyerlerinde çalışan işçilerin de ayrı ayrı dikkate alınması gerekmektedir. Bir başka deyişle, holdinge bağlı şirketlerin işçileri toplanmak suretiyle dikkate alınmamaktadır.

 

Şayet, işçilerin bir kısmı, yönetim organizasyonu kapsamında birbiriyle bağlantılı olan ve aynı binalarda faaliyet gösteren bu şirketlerde iş görme edimini işverenlerin tamamına karşı yerine getirmekte ve bu hizmetle kısmi süreli iş ilişkisinin varlığına imkân verecek şekilde ayrıştırılması da mümkün değilse, bu durumda «birlikte istihdam» olarak adlandırılabilecek bir çalışma şeklinden söz edilebilmektedir. Bu şekilde çalışan işçiler, birlikte istihdam edildikleri şirketlerin her birinin çalışan sayısında toplam işçi sayısına dahil edilmektedir.

 

6) Tarım İşyerlerinde Çalışan Sayısı Ne Olmalıdır?

 

4857 sayılı Kanunun "İstisnalar" başlıklı 4'üncü maddesinde, 50 ve 50'den az işçi çalıştırılan tarım ve orman işlerinin yapıldığı işyerleri veya işletmeler İş Kanunu hükümlerinin uygulanmayacağı yerler arasında sayılmış bulunmaktadır. Dolayısıyla, 51 ve üzerinde işçi çalıştıran tarım ve orman işlerinin yapıldığı işyerleri veya işletmeler, 4857 sayılı Kanun kapsamında yer aldığından, bu işyeri ya da işletmede çalışanlar da iş güvencesinden yararlanmaktadır. Buna karşılık, 50'den az (elli dahil) işçi çalıştıran tarım işyerlerinde çalışanlar İş Kanununun kapsamı dışından kalacağından, bu yerlerde 30'dan fazla işçi çalıştırılsa dahi (örneğin, 49 işçi), bu işçilere iş güvencesi hükümlerinin uygulanması söz konusu olmamaktadır. 51 işçinin tespitinde, sadece tarım işçileri değil; diğer işçiler de dikkate alınmalıdır.

 

B- 6 Aylık Kıdemin Belirlenmesi

 

1) Altı Aylık Kıdem Süresinin Belirlenmesinde Fesih İradesinin İşçiye Ulaştığı Tarihin Dikkate Alınması:

 

Altı aylık kıdem süresinin belirlenmesinde de, fesih iradesinin işçiye ulaştığı tarih dikkate alınmaktadır. Tebligatın yapılacağı zaman işçinin sağlık problemi nedeniyle raporlu olması, tebligata engel teşkil etmemektedir.

 

Bu nedenle işçinin işyerinde işe başladığı tarihten itibaren çalışma süresi hesaplanmaya başlayarak, fesih iradesinin işçiye ulaştığı tarihe (bu tarih dahil) kadar geçen süre hesaplanmaktadır. Aradaki sürenin, altı ay ve üzerinde olması durumunda işçi diğer koşulları taşıması halinde iş güvencesi hükümlerinden yararlanabilmektedir. Altı aylık sürenin bildirim önelleri sonunda dolacak olması, güvenceden yararlanabilmek için yeterli değildir.

 

2) Altı Aylık Kıdem Süresinin Hesabında Dikkate Alınan ve Alınmayan Durumlar:

 

Altı aylık sürenin tamamı iş sözleşmesine dayalı olarak geçirilmiş olmalıdır. Geçici iş ilişkisiyle (ödünç iş ilişkisiyle) çalışan işçinin altı aylık kıdemi, 4857 sayılı İş Kanununun 7'nci maddesinden hareketle, işçinin başka işverende (ödünç alan) geçen süresi, işverende (ödünç veren) geçirilmiş gibi sayılmaktadır. Söz konusu işçinin daha sonra ödünç alan işverenin işyerinde yeni bir iş ilişkisi kapsamında istihdam edilmesi halinde, onun nezdinde ödünç iş ilişkisi kapsamında geçirilmiş süreler, yeni iş ilişkisindeki altı aylık kıdem süresinin hesabında göz önünde bulundurulmamaktadır.

 

Çıraklık ilişkisi, İş Kanununun 4'üncü maddesindeki istisnalar arasında sayıldığından, altı aylık kıdem süresinin hesabında dikkate alınmamaktadır. Buna karşılık stajyer olarak geçirilen süre, stajyerliğin İş Kanununun 2'nci maddesinin birinci fıkrası anlamında iş ilişkisi kapsamında gerçekleştirilmiş olması halinde sürenin hesabında dikkate alınacaktır.

 

3) İşçiye Ücret Ödendiği Günün Çalışılmış Gün Olarak Dikkate Alınması:

 

Fesih bildiriminin işçiye tebliğ edilememiş olması durumunda, işçinin işe girdiği tarihten işten ayrıldığı tarihe kadar kendine yapılan ücret ödemeleri dikkate alınmak suretiyle işçinin altı aylık kıdem süresini doldurup doldurmadığı belirlenmektedir.

 

4) İşverenin Birden Fazla İşyeri Bulunması:

 

İşverenin tek bir işyeri olabileceği gibi, aynı veya farklı il sınırları içinde birden fazla işyerinin olabilmesi de mümkündür. Tek işyeri bulunan işverenin bu işyerindeki işçinin çalışma süresi altı aylık kıdem süresinin belirlenmesinde dikkate alınmaktadır. Birden fazla işyeri bulunan işverenin bu işyerlerindeki işçinin çalışma süresi toplanmak suretiyle birlikte değerlendirilmektedir.

 

5) İşçinin Çalışmasının Kesintiye Uğraması:

 

Aynı işverenin bir veya değişik işyerlerinde iş ilişkisi hukuken kesintiye uğramış olsa dahi, işçinin o işverene bağlı işyerlerinde geçen hizmet süreleri birleştirilmektedir. Değişik işyerlerinde geçirilen sürelerin toplanması, işverenin aynı olması koşuluna bağlı bulunmaktadır.

 

6) İşyerinin Devredilmesi Halinde İşçinin Kıdem Süresinin Hesaplanması:

 

4857 sayılı Kanunun 6'ncı maddesinin ikinci fıkrası uyarınca işyerinin devrinde devralan işveren, hizmet süresi ile ilgili haklarda işçinin devreden işveren yanında çalışmaya başladığı tarihe göre işlem yapmak zorunda olduğundan, devirle işverenin değişmesi altı aylık kıdem süresini etkilememektedir.

 

C- Belirsiz Süreli İş Sözleşmesiyle Çalışılması

 

İşçi ile işveren arasında yapılan iş sözleşmesi belirli bir süreye bağlanmamış ise bu sözleşme belirsiz süreli iş sözleşmesidir.

 

Çalışma hayatında esas olan belirsiz süreli iş sözleşmeleridir. Süreklilik arz eden bir işte belirli süreli iş sözleşmesi yapılmasını gerektiren objektif, haklı bir neden bulunmadıkça sözleşmenin baştan itibaren belirsiz süreli yapıldığı kabul edilmektedir.

 

Belirsiz süreli iş sözleşmeleriyle çalışan işçiler, çalıştıkları işyerinin sürekli çalışanı durumunda olduklarından, iş sözleşmesinin haklı nedenle fesih durumu, işyerinin kapanması gibi nedenler dışında, işçinin sürekli olarak ilgili işyerinde çalışması esastır.

 

D- İşletme ve İşyerinin Bütününün İşveren Vekilleri Tarafından Sevk ve İdare Edilmesi

 

Diğer şartları taşısalar bile, işletmenin bütününü sevk ve idare eden işveren vekilleri ve yardımcıları, 4857 sayılı Kanunun iş güvencesi hükümleri ile aynı Kanunun 25'inci maddesinin son fıkrasında yer alan işçinin, feshin yukarıdaki bentlerde öngörülen sebeplere uygun olmadığı iddiasıyla 18, 20 ve 21'inci madde hükümleri çerçevesinde yargı yoluna başvurabileceğine ilişkin hükümden faydalanamamaktadır.

 

Aynı şekilde, işyerinin bütününü sevk ve idare eden ve işe alma ve işten çıkarma yetkisi bulunan işveren vekilleri, diğer şartları taşısalar dahi, 4857 sayılı Kanunun iş güvencesi hükümlerinden ve aynı Kanunun 25'inci maddesinin son fıkrasında bulunan işçinin, feshin yukarıdaki bentlerde öngörülen sebeplere uygun olmadığı iddiasıyla 18, 20 ve 21'inci madde hükümleri çerçevesinde yargı yoluna başvurabileceğine ilişkin hükümden yararlanamamaktadır.

 

İşletmenin bütününü sevk ve idare eden işveren vekilinden, işe alma ve işten çıkarma yetkisi aranmazken, işyerinin bütününü sevk ve idare eden işveren vekilinden işe alma ve işten çıkarma yetkisi aranması söz konusu olmaktadır.

 

Ayrıca, işletmenin bütününü sevk ve idare edenlerde işveren vekili veya yardımcısı koşulu aranırken, işyerinin bütününü sevk ve idare edenlerin yalnızca işveren vekili olması gerekmekte, işveren vekil yardımcıları kabul edilmemektedir.

 

Buna göre, 30 veya daha fazla işçi çalıştıran işyerlerinde belirsiz süreli iş sözleşmesiyle çalışan ve en az altı aylık kıdemi bulunan işçinin iş güvencesi hükümlerinden yararlanabilmesi için işletmenin bütününü sevk ve idare yetkisinin bulunmaması veya işyerinin bütününü sevk ve idare yetkisi ile işe alma-işten çıkarma yetkisinin bulunmaması gerekmektedir. İşletmenin bütününü değil de bir kısmını sevk ve idare eden işveren vekilleri ve yardımcılarının veya işyerinin bütününü sevkettiği halde işe alma-işten çıkarma yetkisi bulunmayan işveren vekillerinin diğer şartları taşımaları durumunda iş güvencesi hükümlerinden yararlanabilmesi mümkün bulunmaktadır.

 

III. Sonuç

 

4857 sayılı Kanunun 18, 19 ve 21'inci maddeler ile 25'inci maddenin son fıkrası hükmü bazı kişiler hakkında uygulanmamaktadır. Bu kişilerden birincisi, işyerinin bütününü sevk ve idare eden ve işçiyi işe alma ve çıkarma yetkisi bulunan işveren vekilleri, ikincisi işletmenin bütününü sevk ve idare eden işveren vekilleri ve yardımcılarıdır.

 

30 veya daha fazla işçi çalıştıran işyerlerinde belirsiz süreli iş sözleşmesiyle çalışan ve en az altı aylık kıdemi olup, işletme ve işyerinin bütününü sevk ve idare etme yetkisi ile işyerinde işe alma ve işten çıkarma yetkisi bulunmayanlar iş güvencesi hükümlerinden yararlanabilmektedir.

 

Ülkemizde iş güvencesi hükümlerinden yararlanma koşullarının genişletilmesi dilek ve beklentimizle...

 

 

Raşit ULUBEY

İŞKUR Başmüfettişi

İstihdam Dairesi Eski Bşk.

25 Mart 2011 Cuma

Mehkeme Kararı ölüm aylığı tahsisi istemine ilişkindir.

T.C. YARGITAY 10. HUKUK DAİRESİ

Esas No : 2008/18155 Karar No : 2010/2758

 

Özet: Türk Medeni Kanunu uyarınca aralarında geçerli bir evlilik ilişkisi bulunmayan davacının, birlikte yaşadığı sigortalının hak sahibi olarak kabulü isabetsiz olup, anılan gerekçeler ile davanın reddi yerine, kabulüne karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

 

(506/md.66,93)

 

Dava, ölüm aylığı tahsisi istemine ilişkindir.

 

Mahkemece, istemin kabulü ile 506 sayılı Kanun'un 66/c maddesi uyarınca 18.10.2006 tarihini takip eden ödeme dönemi başından itibaren geçerli olmak üzere ölüm aylığı bağlanması gerektiğinin tespitine karar verilmiştir.

 

Hükmün davalı Kurum vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi:

 

Davacı vekili, müvekkili ……………..'nin, aralarında resmi evlilik olmaksızın birlikte yaşadığı sigortalı Tahsin'in vefatı nedeniyle ölüm aylığına hak kazandığının tespitini dava ve talep etmektedir.

 

Mahkemece; toplumumuzda yasa dışı nitelendirilen gayri resmi evliliklerin bulunduğunun sosyal bir gerçek olduğu, evlilik bağı kurulmasa bile karı-koca diye birleşen, bu amaç ve duygu ile yaşamlarını sürdüren kadınlar için bakım yükümlülüğünü yerine getiren erkeğin destek sayılması gerektiğinin doktrin ve Yargıtay'ın yerleşmiş uygulamaları ile kabul edilmiş bir olgu olduğu, resmi evlilik bağı kurulmasa dahi fiili evlilik birliğinde olan davacının sigortalı ile birlikte yaşama olgusunun sabit bulunduğu gerekçesiyle "davacının, sigortalı Tahsin'in resmi nikahlı eşi imiş gibi hak sahibi sayılarak" 506 sayılı Kanun'un geçici 93. maddesi de dikkate alınmak suretiyle, davacıya ölüm aylığı bağlanmasına karar verilmiştir.

 

Davacı ile kendisinden ölüm aylığı bağlanması istenen sigortalı Tahsin evlilik akdi ilişkisinin bulunmadığı, Tahsin'in bir başka kadın ile evli iken vefat ettiği ve toplam 981 prim gün sayısına sahip olduğu yönü çekişme konusu değildir.

 

Uyuşmazlık, evlilik akdi bağı bulunmaksızın SSK sigortalısı ile birlikte yaşayan kadına, sigortalı desteğin ölümü nedeniyle 506 sayılı Kanun'un 65 ve devamı maddeleri uyarınca ölüm aylığı bağlanıp bağlanmayacağı, bir diğer ifadeyle, anılan maddelerde yer verilen "ölen sigortalının eşi", "dul eşi", "ölen sigortalının hak sahibi" kavramlarından evlilik dışı fiili birlikteliklerin de amaçlanıp amaçlanmadığı noktasında toplanmaktadır.

 

Uyuşmazlığın çözümünde, iç hukuk hükümleri ile bunların yanında, Anayasa'nın 90/5. maddesi hükmü olan, "Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere İlişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır." düzenlemesi gereğince, iç hukukun ayrıcalıklı bir parçası olması ve iç hukukta doğrudan/kendiliğinden uygulanma güç ve yeteneğine sahip bulunması nedenleriyle Avrupa İnsan Hakları (ve Temel Özgürlüklerin Korunması Hakkında) Sözleşme (AİHS) ile güvence altına alınan bir kısım hak ve özgürlüklerin irdelenmesinde yarar bulunmaktadır.

 

Anayasa'nın "Ailenin korunması" başlıklı 41. maddesi uyarınca, "Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır."; 506 sayılı Kanun'un 2/son maddesi ile, "Bu kanunda belirtilen Sosyal Sigorta yardımlarından sigortalılar ile bunların eş ve çocukları ve sigortalıların ölümlerinde bu kanuna göre hak sahibi olan kimseleri yararlanırlar."; aynı Yasa'nın geçici 14. maddesi hükmünde ise, "Türk Medeni Kanunu'nun yürürlüğe girmesi ... evlenen ..." ifadeleri yer almakta olup, bu hükümler ve içerdiği anlam hep birlikte ele alındığında 506 sayılı Kanun'un 65. maddesinde ölüm sigortasında yararlanacak kişiler arasında belirtilen "hak sahibi/eş" kavramından Türk Medeni Kanunu uyarınca yapılan resmi evlilikler sonucu kazanılan yasal konumun amaçlanmış olduğu her türlü kuşkudan uzaktır.

 

Gerekçede yer verilen "bakım yükümlülüğünü yerine getiren erkeğin destek sayılması", Borçlar Kanunu'nun 45. maddesi kapsamında destekten yoksun kalma tazminatı için geçerli bir ifade olup, evlilik dışı fiili birlikteliklerde sigortalı "desteğin" vefatı ile desteğini yitiren kişinin, 506 sayılı Kanun'da ölüm sigortasından yararlanabilecek hak sahipleri arasında yer verilen "eş" tanımı kapsamında olduğunun kabulüne yasal olanak bulunmamaktadır.

 

Aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda "milletlerarası andlaşma hükümlerinin esas alınması" yönündeki Anayasa'nın 90/5. maddesi düzenlemesi karşısında, Sözleşme (AİHS) hükümlerine bakıldığında;

 

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS)'nin 8. maddesi ile aile hayatının korunması teminat altına alınırken, evlenme hakkını düzenleyen 12. maddesi ile de evlenme çağına gelen erkek ve kadının bu hakkın kullanılmasını düzenleyen ulusal yasalar uyarınca evlenmek ve aile kurmak hakkına sahip olduğu vurgusu yapılmıştır.

 

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 20.01.2009 günlü (Ş... Y.../Türkiye Davası Başvuru No:3976/05) kararında; "AİHM, Avrupa Konseyi'ne üye bazı ülkelerde geleneksel resmi nikah dışında istikrarlı bir müşterek yaşam sürdüren nikahsız çiftler veya medeni ortaklıkların makul karşılandığı, hatta kabul gördüğü bir sosyal eğilimin yasama organı tarafından da desteklendiğini tespit etmektedir. Bununla birlikte AİHM, Türk Hukuku'nda aynı veya ayrı cinsiyetten iki kişinin resmi nikah dışında medeni ortaklık oluşturarak resmi nikahlı bir çiftle aynı veya benzer haklara sahip olmalarını sağlayacak hukuki bir düzenleme bulunmadığını anımsatmaktadır. AİHM, Sözleşmeci Devletlere tanınan takdir hakkı nedeniyle bu alanda yasal düzenlemeler yapılmasını talep edemez. Halihazırda, yürürlükteki ulusal kanunlara göre bir imam tarafından kıyılan imam nikahı üçüncü şahıslar ve devlet nezdinde herhangi bir yükümlülük oluşturamaz. Başvuranın İleri sürdüğü savlardan bağımsız olarak, buradaki esas belirleyici unsur, uzun süreli ve sağlam bir ilişkinin varlığı değil, tüm hak ve yükümlülüklerin akdi olarak belirtildiği resmi bir taahhüdün var olup olmadığıdır. Bağlayıcı bir yasal anlaşmanın yokluğunda, Türk yasama organının sadece resmi nikahı koruma altına alması mantıksız sayılamaz. Bu bağlamda AİHM, daha önceki kararlarında da evlilik kurumunun evli çiftlere özel bir statü tanıdığının genel kabul gördüğüne hükmettiğini anımsatmaktadır (Birleşik Krallık aleyhine Burden davası [GC], no 13378/05, prg. 65, 29 Nisan 2008 vd Birleşik Krallık aleyhine Joanna Shackell davası (karar), no 45851/99, 27 Nisan 2000). Ayrıca, AİHS'nin 8. maddesi, nikahsız çiftler kategorisi için özel bir sistem kurma zorunluluğu getiriyor şeklinde yorumlanamaz (Johnston ve diğerleri davası, söz konusu bölüm, prg. 68). Mevcut davadaki özel koşullar çerçevesinde AİHM, ölüm yardımları konusunda resmi nikahlı çiftler ile evli olmayan çiftler arasında gözlemlenen farklı uygulamaların meşru bir amacı gözettiğini, geleneksel resmi nikahla kurulan ailelerin korunması gibi haklı ve makul bir dayanağının olduğunu dikkate almakta (İspanya aleyhine Antonio Mata Estevez davası (karar), no 56501/00, 10 Mayıs 2001) olduğu" vurgusu yapılarak; AİHS'nin 8. maddesinin ihlal edilmediği sonucuna varılmıştır.

 

Yukarıda açıklanan tüm bu maddi ve yasal olgular dikkate alındığında, Türk Medeni Kanunu uyarınca aralarında geçerli bir evlilik ilişkisi bulunmayan davacının, birlikte yaşadığı sigortalının hak sahibi olarak kabulü isabetsiz olup, anılan gerekçeler ile davanın reddi yerine, kabulüne karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

 

O halde, davalı Kurum avukatının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 01.03.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 

 

23 Mart 2011 Çarşamba

Sigortalıların iş göremezliklerinde yapılması gereken işlemler nelerdir

Sigortalıların iş göremezliklerinde yapılması gereken işlemler nelerdir?

 

Sigortalıların sağlık nedenlerine dayalı devamsızlıklarında SGK tarafından yasa ile belirlenen esaslar çerçevesinde geçici iş göremezlik ödeneği verilmektedir. SGK tarafından geçici iş göremezlik ödeneğine hak kazanan sigortalılara ödeme yapılabilmesi için, söz konusu sigortalıların işverenlerince SGK internet sitesi üzerinden bilgi girişi yapılması gerekmektedir. Bu kapsamda; sağlık kuruluşlarınca kendilerine istirahat verilen sigortalılar, bu konuda düzenlenen raporu işverenine iletmekle yükümlüdür. İşverence, sigortalının raporlu bulunduğu sürede çalışmadığına ilişkin bilginin SGK sistemi üzerinden girilmesi gerekecektir. SGK tarafından işverene konuya yönelik olarak yazılı bildirimde bulunulması durumunda, bildirimi izleyen "5" iş günü içinde gerekli girişin yapılmaması halinde asgari ücretin 1/10'u tutarında idari para cezası uygulanacaktır. Bilginin hiç girilmemesi halinde uygulanacak idari para cezası 1/2 asgari ücret tutarında gerçekleşecektir.

22 Mart 2011 Salı

GİB, 6111 Sayılı Kanun Başvuru FORMLARI

GİB, 6111 Sayılı Kanun Başvuru FORMLARI

BAŞVURU FORMLARI

EK:2/A

Madde 2

(Takip Edilen ve Kesinleşmiş Bulunan Borçlar İçin Başvuru Dilekçesi)

 

 

 

EK:2/B

Madde 2

İl Özel İdareleri, Belediyeler ve Bunlara Bağlı Müstakil Bütçeli ve Kamu Tüzel Kişiliğini Haiz Kuruluşlar İçin (Takip Edilen ve Kesinleşmiş Bulunan Borçlar İçin Başvuru Dilekçesi)

 

 

 

EK:2/C

Madde 2

Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü, Türkiye Futbol Federasyonu ve Özerk Spor Federasyonlarınca Tescil Edilmiş Spor Kulüpleri İçin (Takip Edilen ve Kesinleşmiş Bulunan Borçlar İçin Başvuru Dilekçesi)

 

 

 

EK:2/D

Madde 18

(6111 Sayılı Kanunun Yayımlandığı Tarihten Sonra Mahsuben Ödeme Talep Edenler İçin)

 

 

 

EK:2/E

Madde 18

(6111 Sayılı Kanunun Yayımlandığı Tarihten Önce Mahsuben Ödeme Talebinden Vazgeçenler İçin)

 

 

 

EK:3

 

Yıllar İtibariyle TEFE/ÜFE Aylık Değişim Oranları

 

 

 

EK:4/A

Madde 3

(Kesinleşmemiş veya Dava Safhasında Bulunan Borçlar İçin Başvuru Dilekçesi)

 

 

 

EK:4/B

Madde 3

İl Özel İdareleri, Belediyeler ve Bunlara Bağlı Müstakil Bütçeli ve Kamu Tüzel Kişiliğini Haiz Kuruluşlar İçin (Kesinleşmemiş veya Dava Safhasında Bulunan Borçlar İçin Başvuru Dilekçesi)

 

 

 

EK:4/C

Madde 3

Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü, Türkiye Futbol Federasyonu ve Özerk Spor Federasyonlarınca Tescil Edilmiş Spor Kulüpleri İçin (Kesinleşmemiş veya Dava Safhasında Bulunan Borçlar İçin Başvuru Dilekçesi)

 

 

 

EK:4/D-1

Madde 3/4

(Dava Konusu Yapılan İdari Para Cezaları İçin Başvuru Dilekçesi)

 

 

 

EK:4/D-2

Madde 3/4

İl Özel İdareleri, Belediyeler ve Bunlara Bağlı Müstakil Bütçeli ve Kamu Tüzel Kişiliğini Haiz Kuruluşlar İçin (Dava Konusu Yapılan İdari Para Cezaları İçin Başvuru Dilekçesi)

 

 

 

EK:4/D-3

Madde 3/4

Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü, Türkiye Futbol Federasyonu ve Özerk Spor Federasyonlarınca Tescil Edilmiş Spor Kulüpleri İçin (Dava Konusu Yapılan İdari Para Cezaları İçin Başvuru Dilekçesi)

 

 

 

EK:5

Madde 4

(Vergi/Ceza İhbarnamesinde Yer Alan Vergi ve Cezalar İçin Başvuru Dilekçesi)

 

 

 

EK:6/A

Madde 5-1-a-1

(Kanuni Süresinde Verilmemiş Beyannamelerin Pişmanlıkla Verilmesi İçin Başvuru Dilekçesi)

 

 

 

EK:6/B

Madde 5-1-a-2

(Kanuni Süresinde Verilmemiş Beyannameler İçin Başvuru Dilekçesi)

 

 

 

EK:7

Madde 6/1-2

(Gelir Vergisi Mükellefleri İçin Matrah Artırımı ile İlgili Başvuru Dilekçesi)

 

 

 

EK:8

Madde 6/1-3

(Kurumlar Vergisi Mükellefleri İçin Matrah Artırımı ile İlgili Başvuru Dilekçesi)

 

 

 

EK:9

Madde 6/5-6

(Vergi Artırımı veya Matrah Beyanı İçin Başvuru Dilekçesi)

 

 

 

EK:10

Madde 7/1

(Yılı İçinde Tüm Dönemlere Ait Beyanname Veren Mükelleflerin KDV Artırımı İçin Başvuru Dilekçesi)

 

 

 

EK:11

Madde 7/2-a,3

(Yılı İçinde 12 Dönemden Az, 2 Dönemden Fazla Beyanname Veren Mükelleflerin KDV Artırımı İçin Başvuru Dilekçesi)

 

 

 

EK:12

Madde 7/2-b,3

(Yılı İçinde Hiç Beyanname Vermeyen veya Sadece (1) ya da (2) Dönem Beyanname Verenler ile Vergilendirme Dönemi Üç Aylık Olup Hiç Beyanname Vermeyen Mükelleflerin KDV Artırımı İçin Başvuru Dilekçesi)

 

 

 

EK:13

Madde 7/2-c

(İstisnalar veya Tecil-Terkin Kapsamına Giren İşlemleri Bulunan Mükelleflerin KDV Artırımı İçin Başvuru Dilekçesi)

 

 

 

EK:14

Madde8/1-2

(Ücret Ödemeleri İçin Gelir (Stopaj) Vergisi Artırımı İçin Başvuru Dilekçesi)

 

 

 

EK:15

Madde 8/3-a,4-a

(Serbest Meslek Ödemeleri ve Serbest Meslek Kazancı Gelir (Stopaj) Vergisi Artırımı İçin Başvuru Dilekçesi)

 

 

 

EK:16

Madde 8/3-a,4-b

(Kira Ödemeleri İçin Gelir (Stopaj) ve Kurumlar (Stopaj) Vergisi Artırımı İçin Başvuru Dilekçesi)

 

 

 

EK:17

Madde 8/3-b,4-c

Yıllara Sari İnşaat ve Onarım İşleri Nedeniyle Yapılan hak ediş Ödemeleri İçin Gelir (Stopaj) ve Kurumlar (Stopaj) Vergisi Artırımı İçin Başvuru Dilekçesi)

 

 

 

EK:18

Madde 8/3-b,4-c

Çiftçilerden Satın Alınan Zirai Mahsuller ve Hizmetler Nedeniyle Yapılan Ödemeler İçin Gelir (Stopaj) ve Kurumlar (Stopaj) Vergisi Artırımı İçin Başvuru Dilekçesi)

 

 

 

EK:19

Madde 8/3-b,4-c

Vergiden Muaf Esnafa Yapılan Ödemeler İçin Gelir (Stopaj) Vergisi Artırımı İçin Başvuru Dilekçesi)

 

 

 

EK:20/A

Madde 10

Katma Değer Vergisi Beyannamesi (6111 Sayılı Kanunun 10/3 üncü Maddesine Göre Stok Beyanında Bulunacak Vergi Sorumluları İçin)

 

 

 

EK:20/B

Madde 10

(Envanter Listesine İlişkin Dilekçe)

 

 

 

EK:21

Madde 10/5

6111 Sayılı Kanun Uyarınca Verilecek Özel Tüketim Vergisi Beyannamesi

 

 

 

EK:22

Madde 11/2

Kayıtlarda Yer Aldığı Halde İşletmede Bulunmayan Kasa Mevcudu ve Ortaklardan (net) Alacaklar İçin Başvuru Dilekçesi

 

 

 

EK:LİSTE-I

Madde 2

Yapılandırmaya Konu Olan Araç Sayısının 3’ten Fazla Olması, Yapılandırmaya Konu Olan Borçların 5’ten Fazla Olması ve Dava Sayısının 5’ten Fazla Olması Halinde Kullanılacak Liste