27 Ekim 2009 Salı

On Dakikada On Saatlik Uyku Nasıl Uyunur?

"Yine mi şu uyku palavrası" diye hemen baştan kesip atmayın. Ben masumum. "Bütün Dünya"nın Mart sayısında yazdığım bir yazı nedeniyle yaşamımda almadığım denli elektronik postaya kavuşuverdim. Hatta ve hatta eş dost arayıp hayret, ısrar ve inanmazlık içinde nasıl olup da az uyuyarak yaşayabildiğimi soruyorlardı. Öyle ya, bu kadar az uyku ile herkesin iki misli yaşıyor sayılmaz mıyım? Herkes yatakta 8-10 saat geçirirken benim bu saatleri şuursuzca bay pas etmek yerine çalışarak veya eğlenerek geçirmem beni herkesten iki misli daha uzun ömürlü yapmaz mıydı?

Önceleri, teker teker, insanlara, sordukları sorulara uygun bi çimde yazmaya başladım. Ama gelin görün ki, elektronik postanın ardı arkası kesilmiyordu. Birkaç yüzden sonrasını karantinaya alıp, hepsine temmuz sayımızda topluca yanıt vereceğimi yazdım. Ve sözümü tuttum. Üstelik tüm gün çalışmış, akşam bir yakınıma hastanede eşlik etmiştim, sabahın 3:30 gibi bir şeyiydi ve ben yazıma başlayıp, onu güzelce resimleyip sabah 5'e doğru yatmayı planlıyordum. Üstelik 6'da kalkmam da koşuldu. Ama tüm bu koşullar benim için gayet normaldi çünkü ben az uyuyabilmeyi öğrenmiş ve bunu günlük yaşantıma uygulayabilmiş biriydim.

 

Öncelikle acil bir açıklama yapmak istiyorum. Ben bir doktor ya da uyku uzmanı değilim. Yogi falan da değilim. Daha önce de açıkladığım gibi az uyumayı, ses duymamayı ya da görsel hafızayı iyi değerlendirmeyi 35 yıl önce bir yoga kitabında okumuştum. Aklım yattığı için de sabırla egzersiz yapıp sonunda ucundan kıyısından öğrendiklerimi uygular duruma gelmiştim. Her bir zerresini dağarcığımın el verdiği denli bilim süzgecinden geçirmeden böyle fantastik öykülere asla takılamayacak bir kişiliğim vardır. Buna inanmam, bilimselliğine tümüyle inanmış olmamdan geçer.

Yıllar sonra uzmanlıkları uyku olan kimi doktorlarla bunu tartıştığımda hepsinden aldığım yanıt, eğer öğretilebilecek bir şeyse bu yaptığım, tüm insanlığa yarar sağlayabilecek önemli bir "şey"di.

Benim de yanıtım, eğer ben yapabiliyorsam, birçok insanın rahatlıkla yapabileceği söylemindeydi. Asla ben "yaptım oldu"culuk yapmadan, asla doktorculuk oynamadan ve asla herkesin yapabileceğini iddia etmeden... Yalnız ne var ki, ben yapabildiysem, birçok insanın da yapabileceğine can-ı gönülden inanıyorum. Üstelik benim açımdan baktığınızda konu yalnızca uyku zamanları ile de sınırlı değildir.

Gelelim bana elektronik postayla ulaşanlara yanıt vermeye... Burada söyleyeceğim her şey o yoga kitabından aklımda kalanlardan ibarettir. Tabii azıcık da yorum.

İşe uykunun ne işe yaradığının tanımıyla başlayalım.

Bizim garip bedenin denetim odası, hepimizin bildiği gibi beyin denilen iri beyaz cevizimiz. Bu harika organ her saniye milyarlarca sinyali işleyerek mekanizmanın fiziksel ve zihinsel çalışmalarını yönlendirir durur. Gövdemiz de bir ırgat gibi gün boyunca didinir. Kaslarını gererek hareketler oluşturur. Sevgili kalbimiz, âşık olmanın yanı sıra vücudun tüm organlarının gıdalarını vererek onların canlı ve enerjik kalmalarını sağlar. Habire onlara yemek, ilaç ve enerji pompalar. Sabahki zindeliğimiz akşama doğru yorgunluk denilen illetin kanatları altında kalır. Hücrelerimizin enerjileri azalmıştır. Niye? Çünkü arabalar sokaklara park edince tüm kentin trafiğinin yavaşlaması gibi, sabah açık olup, kan akışına makul ölçülerde izin veren vücut arterlerinin, gün içinde şişen ve yolları tıkayan kaslar yüzünden bloke edilmesi yüzünden.

"Bu da ne demek" demeyin. Yeterince temiz kan pompalanmayınca, hücreler yorulur ve hareketler yavaşlar. Damarlar, kaslarca bloke edilmektedir.

Uyku, bu blokajı hafifletmek ve hücrelerin temizlenmesine olanak sağlamak için gerekli bir ortamdır. Vücudu yumuşatır, kaslardaki basıncı kaldırır ve kan akışını hızlandırır. Oysa kalp atışları yavaşlar.

İşte benim söylemek istediğim konunun can damarı bu noktada yatıyor.

 

Uykunun şuuraltını kullanarak oluşturduğu "temizlenme ve yenilenme" ortamını bilinçle oluşturmak. Bunu da kimi egzersizler yaparak altı ayda kullanır duruma geliyorsunuz. Vücudunuz ve beyniniz (sanki beyin vücudun bir parçası değilmiş gibi) bilinçli olarak uykuyu oluşturuyorlar. Üstelik beyin bu işin ilmini bir kaptı mı gerisini getirmekte üstüne yok.

Egzersizler oldukça basit ama uygularken karşımıza çıkan alışkanlıklarımız yüzünden çok da zor. Şöyle başlıyoruz:

Yatağınıza, kanepeye yada halıya, nerede uyumak istiyorsanız onun üzerine sırtüstü yatarak avuçlarınız aşağıya gelecek bir biçimde kollarınızı gövdenizin yanlarına uzatıyorsunuz. Sonra, sağ ayak küçük parmağından başlayarak her bir organınızın üzerindeki kasılmayı, ağırlığı ve gerilimi kaldırıyorsunuz. Bunu her bir organınız için yapıyorsunuz. Ayak parmaklarından başlayıp, ayaklara, tabanlarınıza, ayak bileklerinize falan filan bu gevşetmeyi uyguluyorsunuz. Yalnız bu göründüğü kadar şıppadanak olmuyor. Siz daha henüz dört parmaktaki basıncı kaldırmış beşinciyi düşünürken hop, bakıyorsunuz, ikinci parmak bağımsızlığını ele geçirmiş bile. Bu arada küçük karıncalanmalar da insana yaşamı zehir etmiyor değil.

 

Ama istenen sonuç, tüm bedenin, kafanın ve ruhun tam gevşemesi. Bir iki kasınız bile gerili kalsa değişen hiçbir şey olmuyor. İlla da illa tüm organlardaki gerilim kalkacak.

Ayak, parmak, karaciğer derken tüm vücudunuzu dolaşıyorsunuz. Sıra en zor olanına, kafaya geliyor. Gözler yarı açık, ağız neredeyse sarkmış, çene düşmüş olacak ve mutlaka beyazı düşüneceksiniz. Bu, yoğun bir bulut kümesi mi, süt mü artık siz bileceksiniz, ama mutlak beyazı düşünmek zorundasınız.

En başlarda bir iki saat geçmesine karşın hiçbir başarıya ulaşamamak, beynin olan biteni yavaş yavaş keşfetmesi yüzünden zamanla yerini inanılmaz bir keyif olan bilinçli uyumaya terk etmesi, bende altı ay aldı.

Ve her şeyi yaptığınızı fark eden beyin bir anda ortalığı ana baba yerine çeviriyor. Açık arterlerden koşturan kan önüne çıkan, çıkmayan her hücreyi hızla yenilemeye başlıyor. Kulaklarınız vınlıyor, gözlerinizin önünde her bir şeyler uçuşmaya başlıyor. Bana ilk olduğunda başka bir gezegene ışınlanıyorum sanmıştım. Bu vınlamalar ve düşler yaklaşık on dakika sonra geldiği gibi yok oluyor. Ve bir kez başardınız mı vücut ve beyin onu mutlaka istiyor ve uyguluyor.

Ama yine dediğim gibi altı ay kadar sabırla yapılan gevşeme alıştırmaları sonucu yakalayabilmiştim bunu. Başkalarının bir ayda mı bir yılda mı yoksa doğrudan hemencecik mi yakalayabileceği konusunu bilemem.

Bir arkadaşım vardı. Çekirdeği ağzına atarken eli havada kalabiliyordu çünkü uykuya o kadar dayanıksızdı ki her an uyuyordu. Onu çok kısa zamanda kendime benzetmiştim.

Gazeteciler Cemiyeti eski başkanı rahmetli Nezih Demirkent de başarılı öğrencilerimin arasındaydı. Yüzlerce insana denettirdim ama yalnızca 10-15 kadarı egzersizleri yapmayı ısrarla sürdürdü ve bugün onlar da benim gibi az uyuyup çok yaşarlar.

Uyku denli, insanın beyninin öteki işlevlerini de geliştirmesi gerekir. "Bütün Dünya" Mart sayısında bu konuya çok ciddi (?) olarak yer vermiştim. Ama sanırım her işte olduğu gibi bunda da şu yukarıda söz ettiğim basit egzersizin ısrarla yapılması sizi kesinlikle başarıya götürecektir.

Birçok yerde bana sorulan en birinci soru hiç şaşmaz: "Nasıl oluyor da bu kadar abuk sabuk işe bulaştınız? Nereden buldunuz bunca zamanı?" Bilin bakalım ben onlara ne diyorum...•

 

BÜTÜN DÜNYA

Temmuz-2003

 

26 Ekim 2009 Pazartesi

Temel:

- 'Penum faprigalarum, sanayi desislerum varidu. Pir yangın çiktu
hebisi pirden yandi. Haçan pen de sikortadan parayi aldum; tekrar
uğraşacak takadim kalmadu, yiyip içup kezeyrum' demiş.

Amerikalı:

- 'Benim de okyanus kenarında sahil boyunca bir restoran zincirim vardı. Bir kasırga çıktı, hepsi uçtu yok oldu. Ben de sigortadan parayı aldım, ve aynen ben de yiyip içip geziyorum' demiş.
 
Temel'in gözleri dalmış gitmiş.
Söyleneni duymaz, anlamaz olmuş.

Amerikalı dürtmüş,

- Ne oldu?
- Ula sen kasirgayi nasi çikarttun daa? …

20 Ekim 2009 Salı

Beynimizin ölmesine izin vermeyelim...


Aklınızı başınıza getiren öneriler :
Mümin Sekman’ın hazırladığı
“Bu hafta beynine iyi bak!” adlı “Beyin Kullanma Kılavuzu”
kitapçığından birkaç alıntı:
* Beyin, açık havada ve ayaktayken daha iyi çalışır.
Önemli kararlarınızı alırken dışarıda ‘volta’ atmayı deneyebilirsiniz.
* Beyin, örneklerle akıl yürütür.
Kararsız kaldığınızda “Atatürk benim yerimde olsaydı ne yapardı?” diye düşünün.
* Yabancı bir dil öğrenme ve ezber, beyni güçlendirir.
Her gün birkaç yeni kelime öğrenin, sözlük okuyun, alışveriş listesi
ve telefon numaralarını ezberleyin.
* Zihinsel jimnastik yapın. Bunun için başta sudoku olmak üzere
bulmaca ve satranç gibi oyunları kullanabilirsiniz.
* Zihinsel rutinlerinizi kırın. Bazen telefonu sol elinizde tutun,
çantanızı diğer elinizde taşıyın, evinize başka bir yoldan gidin.
* Zihinsel zevklerinizi zenginleştirmek için her gün mutlaka iyi
bir özdeyiş kitabından, birkaç cümle okuyun.
* Güzel bir resme bakın. Estetik algınız, gördüğünüz estetik şeylerle gelişir.
Beyninizi ‘güzel’ şeylerle besleyin. Sevdiğiniz bir müziği gözleri kapalı dinleyin.
* İyi bir uyku, kaliteli bir beynin temelidir. 24 saati geçen uykusuzluk sarhoşluğa
benzer bir şekilde beyin fonksiyonlarını etkilemektedir.
* Bol ve temiz oksijen beyin için çok önemlidir. Odanızın penceresini
açıp kendinize bol bol ‘birinci el’ oksijen ısmarlayın.
* Farklı düşünme tarzları beyni geliştirir.
Çocuklar ve hayvanlarla daha fazla vakit geçirin.
* Kullanılmayan organ körelir. Sürekli TV seyrederek beyninizi düşük
viteste çalıştırmayın. Beyninizin sınırlarını zorlamayan etkinlikler, beyninizi geliştirmez.
* Beyin diyeti yapın. Beynimiz “garbage in garbage out” ilkesine göre çalışır.
Yani beyninize çöp girerse, beyninizden çöp çıkar. Beyninizi neyle
beslediğinize, midenizi neyle beslediğiniz kadar dikkat edin.
* Hayatınızın en büyük kararlarını alırken ‘kafadan’ değil,
kâğıt üzerine ne yapacağınızı yazarak hesaplayın.

 

Kişisel Gelişim Merkezi (www.kigem.com)

18 Ekim 2009 Pazar

Eray Beceren'den

Bu hafta sizlere bir kitap önerisinde bulunmak ve bu kitaptan sizlerle bir bölümü paylaşmak istiyorum. Kitabın adı "Dünyadaki En Büyük Satıcı" yazarı Og Mandino. Kitap Boyner yayınları tarafından yayınlanmıştır.

 

Kitaptaki kahraman Deve Çobanı Hafid, Ustası Patros'tan devraldığı, 10 parşömende yazılanları naklediyor. Size bu 10 parşömenden üçüncüsü olan "Özgüven"i paylaşmak istiyorum.

 

Iyi haftalar dileklerimle, selamlar, saygılar...

 

Eray Beceren

 

Özgüven

 

Ben tabiatın en büyük mucizesiyim.

 

Zamanın akmaya başlamasından bu yana aklımın, kalbimin, gözlerimin, kulaklarımın, ellerimin, saçlarımın, ağzımın bir başka eşi yoktur. Daha önce benim gibi bir kimse doğmadı, bugün benim gibi bir kimse yok, yarın da benim gibi yürüyen ve konuşan ve tıpkı benim gibi düşünen bir kimse olmayacak.

Bütün insanlar kardeşlerimdir, ama ben hepsinden farklıyım. Ben eşsiz bir yaratığım.

Ben tabiatın en büyük mucizesiyim.

 

Hayvanlar aleminden geliyorum, ama hayvani ödüller beni hiçbir zaman tatmin edemez. İçimde kuşaktan kuşağa taşınmış bir meşale yanıyor. Sıcaklığı ruhumu daha iyi olmaya tahrik ediyor, daha da iyi olacağım. Bu tatminsizlik alevini körükleyecek ve dünyaya eşsizliğimi ilan edeceğim.

 

Fırça darbelerimi hiç kimse tekrarlayamaz, yontularımın aynısını kimse yapamaz, hiç kimse yazımı taklit edemez, hiç kimse benim çocuğumu yapamaz ve gerçekten de; hiç kimse tıpkı benim gibi başarılı olamaz.. Bundan böyle bu farklılıktan yararlanacağım; bu benim için her yönden desteklenmesi gereken bir servettir.

Ben tabiatın en büyük mucizesiyim.

 

Artık, başkalarını taklit etmek için boş çabalarda bulunmayacağım. Tersine, eşsizliğimi ortaya koyacağım, eşsizliğimi ilan edecek, evet, onu satacağım.

Artık farklılıklarımı vurgulamaya başlayacağım, benzerliklerimi saklayacağım. Bütün ötekilerden farklı olan ve bu farklılıktan gurur duyan bir insan.

Ben tabiatın eşsiz bir yaratığıyım.

 

Ben nadirim ve nadir olan her şey değerlidir. Onun için ben de değerliyim.

Binlerce yıllık evrimin ürünüyüm ben. O nedenle, benden önce gelen bütün imparatorlardan ve bilgelerden hem maddi hem de manevi olarak daha iyi donatılmış durumdayım.

 

Ama eğer iyi yönde kullanmazsam, becerilerim, aklım, kalbim ve vücudum durgunlaşacak, çürüyecek ve sonunda yok olacaktır. Sınırsız potansiyele sahibim. Beynimin yalnızca küçük bir bölümünü kullanıyorum, kaslarımın yalnızca önemsiz bir kısmını geriyorum. Dünkü başarılarımı yüzlerce kat ve daha da fazla artırabilirim; bugünden başlamak üzere, bunu yapacağım.

 

Artık hiçbir zaman dünün başarılarıyla tatmin olmayacağım, gerçekte sözünü etmeye değmeyecek kadar küçük eylemlerle övünmeye bundan böyle izin vermeyeceğim. Sahip olduğumdan daha fazlasına sahip olabilirim, sahip olacağım! Beni yaratan mucize doğumumdan sonra niçin sona ersin ki?

Ben tabiatın eşsiz bir mucizesiyim.

 

Bu dünyaya tesadüfen gelmedim. Bir amaç için buradayım ve bu amaç, bir kum tanesi kadar küçülmek değil, bir dağ kadar büyümektir. Bundan böyle bütün kuvvetimi hepsinden daha büyük bir dağ olmaya yöneltecek, potansiyelimi, o merhamet çığlıkları atıncaya kadar zorlayacağım.

 

İnsanlık ve kendim hakkındaki bilgilerimi artıracağım. Üslubumu ve nezaketimi sürekli iyileştireceğim, çünkü bunlar herkesi cezbeden şekerlerdir.

Ben tabiatın eşsiz bir mucizesiyim.

 

Gücümü zamanın meydan okumalarında yoğunlaştıracağım, eylemlerim başka her şeyi unutmama yardım edecektir. Evdeki sorunlarım evde kalacaktır.

İşimdeyken ailemi düşünmeyeceğim, yoksa bu zihnimi karartır. Aynı şekilde, işimdeki problemler iş yerinde kalacaktır. Evimdeyken mesleğimi düşünmeyeceğim, yoksa bu sevgimi azaltır.

 

İşyerinde aileme yer yoktur, evimde de işyerine. Her ikisini de birbirinden ayıracak ve böylelikle her ikisiyle de evli olacağım. Her ikisi ayrı olmalıdır, yoksa mesleğim ölür. Bu, yılların çelişkisidir.

Ben tabiatın eşsiz bir mucizesiyim.

 

Bana, görmem için gözler, düşünmem için akıl verilmiş. Ve hayatın artık idrak etmek istediğim büyük sırrı eninde sonunda odur ki, bütün sorunların, cesaretsizliklerim ve ıstıraplarım, gerçekte tebdili kıyafet etmiş olanaklarımdır. Bundan böyle onların kuşandığı kıyafetle aptallaşmayacağım, çünkü gözlerim açıldı. Giysinin ötesine bakacak ve kanmayacağım.

Ben tabiatın eşsiz bir mucizesiyim.

 

Hiçbir yabani hayvan, hiçbir bitki, hiçbir rüzgar, hiçbir yağmur, hiçbir kaya, hiçbir göl benimle aynı geçmişe sahip değildir, çünkü ben sevgiyle yaratıldım ve bir amaç için doğuruldum. Eskiden bu gerçeği dikkate almazdım, ancak bundan böyle bu, hayatımı biçimlendirecek ve yönlendirecektir.

Ben tabiatın eşsiz bir mucizesiyim.

 

Tabiat yenilgi bilmez. Sonunda galip gelir, ben de öyle. Her zaferle bir sonraki mücadele daha kolaylaşır.

Kazanacağım, başaracağım, çünkü ben eşsizim.

Ben tabiatın eşsiz bir mucizesiyim.

 

OG MANDIGO'nun Boyner yayınlarından çıkan "Dünyadaki En Büyük Satıcı"

kitabından

 

 

 

 

14 Ekim 2009 Çarşamba

Kıdem Tazminatı Sorunu

Kıdem Tazminatı Sorunu

Ülkemizde kıdem tazminatının tarihsel gelişimi göz önüne alındığında, bu müessesenin kapsamında işsizlik sigortası ile iş güvencesi fonksiyonlarının da yer aldığı görülür. Kidem tazminatı mevzuatımıza ilk kez 1936 tarihli 3008 sayılı ilk İş Kanunu ile grimiştir. Bu maddeyle, beş senelik kıdemi olan çalışanların beş seneden fazla her tam yıl için 15 günlük ücretleri tutarında tazminat verileceği hüküm altına alınmıştır.

Söz konusu hükümde 1950 yılında yapılan değişiklikle, kıdem tazminatına hak kazanmak için gerekli olan asgari çalışma süresi beş yıldan üç yıla indirilmiştir. 1967 tarihinde yürürlüğe giren 931 sayılı İş Kanunu ise, kıdem tazminatı müessesesini "henüz işsizlik sigortasının da kurulmadığı göz önünde tutularak, bu konunun sözü geçen sigortanın kuruluşu sırasında tekrar ele alınması uygun görülmüştür" gerekçesiyle muhafaza etmiştir.

931 sayılı İş Kanunu'nun Anayasa Mahkemesi'nce iptali üzerine 1971 yılında 1475 sayılı İş Kanunu yürürlüğe girmiştir. Söz konusu Kanun'un kıdem tazminatını düzenleyen 14. maddesi ise yayımından bu yana pek çok değişikliğe uğramıştır. Bu değişikliklerden en önemlisi 1975 yılında gerçekleştirilmiştir. Yapılan değişiklikle, kıdem tazminatına hak kazanılacak asgari üç yıllık çalışma süresi bir yıla indirilmiş ve her geçen tam yıl için ödenecek kıdem tazminatı miktarı, 15 günlük ücret tutarından 30 günlük ücret tutarına çıkarılmıştır. Yapılan bu değişikliklerin gerekçesinde ise, kıdem tazminatı müessesesinin iş güvencesini sağlayıcı niteliği vurgulanmıştır.

İş güvencesi ve işsizlik sigortası işlevi görüyor

Kıdem tazminatının tarihi gelişiminin de ortaya koyduğu üzere, bu müessesenin mevzuatımızda bu denli gelişmesinin nedeni sadece yıpranma tazminatı işlevi değil, iş güvencesi ve işsizlik sigortası işlevi de görmüş olmasıdır. Nitekim, yıllardır gerek kıdem tazminatı konusundaki kanunların gerekçelerinde, gerekse hükümet programlarında, işsizlik sigortasının ve iş güvencesi konularının mevzuatımızda düzenlenmesi halinde, kıdem müessesesinin yeniden ele alınması gereği ifade edilmiştir.

En yüksek kıdem tazminatı yükü Türkiye'de

Geçtiğimiz yıllarda işsizlik sigortası 4447 sayılı İşsizlik Sigortası Kanunu ile, iş güvencesi ise önce 4773 sayılı Kanun, sonra da 4857 sayılı İş Kanunu ile mevzuatımıza girmiş ve uygulamaya başlanmıştır. Böylece, kıdem tazminatı müessesesinin işsizlik sigortası ve iş güvencesi fonksiyonlarını da yerine getirmesini gerektirecek şartalr ortadan kalkmıştır. Dolayısıyla kıdem tazminatı konusunun yeniden ele alınması ve yalnızca bir yıpranma tazminatı olarak düzenlenmesi ihtiyacı bulunmaktadır. zira bugün yürürlükte olan kıdem tazminatı düzenlemesi, Türkiye'deki işletmelerin üzerinde batı ülkelerinde benzeri olmayan ağır bir yük getirmektedir. Gerek istihdam ve üretimde, gerekse yatırım ve ihracatta bunun olumsuz etkileri yaşanmaktadır. Dünya Bankası'nın "İş Yapma-2010" raporu verilerine göre, 20 yıllık hizmet karşılığı çalışana verilen kıdem tazminatı bakımından Türkiye 86,7 hafta ile Portekiz, Güney Kore ve Çin ile birlikte en yüksek kıdem tazminatına yüküne sahip ülke olarak görünmektedir.

Bitmeyen Senfoni: Kıdem Tazminatı Sorunu 

Kıdem tazminatına yönelik sorunları çözülmesi için yapılan çalışmalar çerçvesinde Ağustos 2002 tarihinde Kıdem Tazminatı Fonu Tasarısı Taslağı hazırlanmıştır. Söz konusu Taslak, çalışanların kıdem tazminatlarını kurulacak Kıdem Tazminatı Fonu'ndan almalarına dair düzenlemeler içermektedir.

Kıdem Tazminatı Fonu, niteliği itibariyle pek çok sakıncayı da beraberinde getirmektedir. Geçmişten bu yana kurulan fonların akıbeti göz önüne alındığında Kıdem Tazminatı Fonu'nun da aynı akıbete uğrayacağı endişesi taşımamak mümkün değildir. 5763 sayılı Kanun'la, İşsizlik sigortası Fonu'na aktarılan devlet payı ve nemasının GAP için kullanılabilmesine ve gençlerin ve kadınların istihdamını teşvik amacıyla uygulanan prim indirminin Fon'dan karşılanmasına ilişkin düzenleme de bu endişeyi haklı çıkarmaktadır. İşsizlik Sigortası Fonu hakkındaki bu son düzenlemeler ülkemizdeki fon uygulamalarının, geçmişte de olduğu gibi, fonların asli amacının dışında kullanılmasıın son örneğini oluşturmaktadır. Bunun yanı sıra fon uygulamalarının en önemli örneklerinden biri olan Toplu Konut Fonu'nun tasfiyesi için de hak sahipleri listesi bir türlü sağlıklı olarak tespit edilememiş yapılacak ödemelerin miktarı ancak yirmi yıldan fazla bir süre sonunda belirlenebilmiş, üstelik ödemelerin ikinci kısmının yapılamasına da hala başlanılamamıştır.

Fon uygulaması AB'de bile istisnai nitelikte

Kıdem Tazminatı Fonu, AB ülkelerinde bile istisnai nitelikte olan, işverenlere ek mali külfet getiren, prim ödemelerinde sürekli artış riski olan ve işçi konfederasyonlarınca da benimsenmeyen bir düzenlemedir ve söz konusu Don'un Türk endüstri ilişkilerine olumlu bir katkı getireceği düşünülmemektedir.

Bunun yanı sıra kıdem tazminatı işveren ile işçi arasındaki bir ilişkidir. Bu çerçeve korunmalıdır. Kıdem tazminatı fonunun kurulması halinde, işletmeden ve reel ekonomiden yeni ve aynı bir kaynak aktarımı olması ve böylece işletmelerin finansal bünyelerinin daha da zayıflayacak olmasıdır.

Bu çerçevede, kıdem tazminatı konusunda çözüm, fon kurulmasında değil, işyerlerimizi rahatlatacak değişikliklerin yapılarak mevcut sistemin korunmasında aranmalıdır.

Bu nedenlerden dolayı:

  • halihazırda her tam yıl için işverence işçiye ödenen 30 günlük ücretin, kıdem tazminatı tavanının da buna paralel olarak düşürülmesi koşuluyla 15 güne indirilmesi ve
  • kıdem tazminatı almaya hak kazanmak için gerekli olan asgari çalışma süresinin 1 yıldan 3 yıla çıkarılması

suretiyle, kıdem tazminatı konusunda mevcut sistemin korunması gerekmektedir.

Ülkemiz endüstri ilişkilerinin sağlıklı bri yapıya kavuşması, ancak kıdem tazminatı sorununun, kazanılmış haklar korunmak ve bir geçiş sresi öngörülmek suretiyle mümkün olacaktır. 2 Eylül 2009 tarihinde yapılan Üçlü Danışma Kurulu toplantısında kıdem tazminatı konusunun, Kurul'un Kasım ayında yapılacak toplantısının gündemine alınması olumlu bir gelişmedir. Kıdem tazminatı konusunun Üçlü Danışma Kurulu'nda 2821 ve 2822 sayılı Kanunlarla eş zamanlı olarak ele alınması ve kıdem tazminatı yükünün azaltılmasına yönelik düzenlemelerin bir an evvel yapılması gerekmektedir.

Av. Şeyda  Aktekin

MESS Müşavir Avukatı

 

12 Ekim 2009 Pazartesi

Gelecek Korkusu...

Psikolog Derya Öztürk. Duyu algı eğitimi alanında çalışmalar yapan, Nöro- Linguistik Programlama (NLP) Eğitmeni alan bir psikolog. Stres ve depresyonun altında yatan gerçek nedenlerden birisinin 'gelecek korkusu' olduğunu belirtiyor. Gelecek korkusu çok fazla olan insanların şimdiki anı yaşamadığını, yaşadıkları andan keyif alamadığını söylüyor.

Psikolog Derya Öztürk, yaptığı açıklamada, gelecek korkusunun yaygın ve pek çok kişinin elinde olmadan karşı karşıya kaldığı korku olduğunu kaydetti. Öztürk, gelecek korkusunun derinlerinde 'değişim korkusunun' yattığını söyledi.
İnsanoğlunun sadece yalnızca 'düşme ve yüksek ses' korkusuyla dünyaya geldiğini vurgulayan Öztürk, bunun dışındaki tüm korkuların öğrenilmiş korkular olduğunu kaydetti. Öztürk, zihin tarafından yaratılan sanal korkulardan kurtulmanın mümkün olduğuna işaret ederek, 'Yeter ki bu korkulara sahip olduğunuzu kabul edin ve kurtulmak isteyin. Tüm korkular geçmişteki olumsuz deneyimlerimiz sonucu oluşmuştur' dedi.

ACI ÇEKMEKTEN, MUTSUZ OLMAKTAN KORKULUYOR

Kişilerin yaşadığı koşullardan memnun olmasa da farkında olmadan koşulları değiştirmek istemediğine dikkat çeken Öztürk, şunları dedi:

'Çünkü insan yeniden korkuyor. ’Yeni’ hayatına girmesin diye sürekli düşünüp duruyor ve zihnini bir türlü susturamıyor.

Düşünmez ve kontrol etmeye çalışmaz ise gelecekte başına gelebileceklerden o kadar çok korkuyor ki, ’ya öyle olursa, ya böyle olursa, ya şöyle olursa’ gibi varsayımlar üretip duruyor ve sürekli geleceği kontrol altında tutmaya çalışıyor. Zihni sürekli çalışıyor. Hata yapmaktan o kadar çok korkuyor. Daha derinlerde sahip olduklarını kaybetmekten korkuyor. Sahip olduklarını kaybederse istemese de hayatına ’yeni’ olan girecek.' Psikolog Öztürk, kişilerin değişimle birlikte stres hormonlarının sürekli salındığını kaydetti.

'İNSANLARIN NEREDEYSE TAMAMI MUTSUZ, MUTLULUĞU ARIYOR'

'Gerçekte içimizdeki ne ise dışımızdaki mutsuzluk, stres, acı, başarısızlık, korku olur' diyen Öztürk, bu yüzden de insanların neredeyse tamamının mutsuz olduğunu ve mutluluğu aradığını söyledi. İnsanların hem yeniden korktuğunu, hem de eskiyi bırakamadığı vurgulayan Öztürk, farkında olmadan kişinin kendi içinde sürekli bir içsel çatışma yaşadığını ifade etti.

'YAŞAMIMIZI KORKULAR YÖNETİYOR'

Psikolog Derya Öztürk, 'gelecek korkusu' çok fazla olan insanların şimdiki anı yaşamadığını ve yaşadıkları andan keyif alamadığına dikkat çekerek, 'Bu kişilerin zihinleri sürekli olarak ya geçmişte ya gelecekte yaşıyor. Mutluluk ya geçmişte yada gelecekte oluyor' diye konuştu. Zihnin geçmişte ve gelecekte yaşamasının depresyonun altındaki en önemli nedenlerden biri olduğunu dile getiren Öztürk, şöyle konuştu:

'’Şu olunca mutlu olacağım bu olunca mutlu olacağım’ diyerek zihinlerini sürekli gelecekte olabilecek olması muhtemel şeylere programlıyorlar. Temelinde yatan ise; cesaret ve özgüven eksikliği. Ve insanların aslında sorumluluktan korkmaları. Kimse rahatı bozulsun istemiyor. Hastalar iyileşmek istemiyorlar çünkü iyileşmek onlar için yeni bir şey.

İyileşirlerse sorumluluk almak yaşama dönmek lazım. Çalışmak lazım. Birde tabii ki gördükleri ilgiyi, sevgiyi ve şefkati artık göremeyeceklerine inanıyorlar içten içe. İş değiştirmekten korkuyorlar, çünkü şartları ne kadar kötü olsa da yeni bir iş yepyeni sorumluluklar ve risk anlamına geliyor.

Yani yaşamımızı farkında olsak ta olmasak da korkular yönetiyor .

Haydi bağışlayın...

"Sizi belki dün, belki yıllar önce birisi incitti ve siz bunu hiçbir zaman unutmadınız. Siz bunu hak etmemiştiniz ki. Bu davranış öyle derinlere islediği belleğinizde kendisine çok gizli bir yer bulup yerleşti. Hala da caninizi yakmaya devam ediyor.

Yalnız değilsiniz. Unutmayın ki iyi niyetli insanların bile istemeden birbirlerini incittikleri bir dünyada yaşıyorsunuz. Çok yakin ilişkilere girdiğimizde karşımızdaki insanin ihanetine karşı korumasız kalabiliriz.

Bazı durumlarda hepimiz incindiğimiz konuları göz ardı edebiliriz. Allaha şükürler olsun ki her olayın bizi yaralaması yada incitmesi olası değildir. Fakat bazı acılar çok kolay unutulmayabilir, bunlar ayni, bir kumaşın üzerindeki inatçı bir leke gibi beynimize islerler.

Hak etmediğimiz derin acılar geçmişin derinliklerinden bugüne kadar sürüp gider. Bir arkadaşımız bize ihanet eder, anne yada babamız bizi istismar eder, eşimiz bizi terk eder, bu tur yaralar yeni bir günün doğmasıyla birlikte kendiliğinden iyileşmezler.

Bazı insanlar şanslıdır; bu insanlar unutabilmek gibi çok özel meyveden nasiplerini almışlardır. Hiç kin tutmazlar, geçmişe ait acıları hiç anımsamazlar. Acı dolu geçmişleri yeni doğan günle birlikte kendiliğinden yok olur. Fakat çoğumuz geçmişteki acıları bugüne taşır ve onları unutmayı bir turlu beceremeyiz.

Ancak bu konuda yapacak hiçbir şey yok mudur?

 

Amerikalı psikiyatrisi Lewis B.Semedes bir milyon satan kitabı "Bağışlayın ve Unutun" da insanlara böyle sesleniyor. Onun da belirttiği gibi hepimiz zaman zaman incinmişizdir. Unutamadığımız acılar vardır. Ve Bu acılar en çok kendimize zarar verir. Bizi yıpratır. İnsanlara düşman eder. Peki, bu acıyı unutmanın bir yolu var mıydı? Lewis B.Semedes "Acı veren anıların durdurulamayan gücünün karşısında tek bir güç vardır" diyor.

"Bağışlayabilmenin gücü".

Bağışlayabilmek iyi niyetli olmalarına karşın insanların birbirlerine haksizlik yaptığı ve birbirlerini çok derinden yaraladığı bu dünyada Allah’ın bizlere sunduğu özel bir armağandır.

Lewis B. Semedes bağışlayabilmeyi her ne kadar Allah’ın bir lütfü gibi sunsa da ancak sevginin bunu başarabileceğini de ekliyor.

"Bağışlamak sevginin çözebileceği en zor ve en riskli istir. Bağışlamak çoğu insana doğal bir şey gibi gelmez. Hakça davranma duygumuz, insanların yaptıkları hataların bedelini ödemeleri gerektiğini söyler bize. Oysa bağışlamak doğa kanunlarının ortadan kaldırılabilmesi için sevginin ortaya koyduğu en büyük güçtür."

İlginç değil mi? Bağışlamanın sevginin denendiği en zor islerden biri olduğunu hiç düşünmemiştim. Bağışlama belkide insanin kendisine yapabildiği büyük iyilik. Bir çeşit kendini arındırma ölümcül bir hücreye karşı koyabilme yeteneği. Doğrusu yaşamımızda en az bir kez denememiz gereken bir olgu.

Simdi sessizce oturun bir koltuğun üstüne ve kendi kendinize sorun;

"Bağışlamak nasıl başarılır acaba?"

 

Bu sorunun yanıtını denemeye değmez mi?

 

Hadi başlayın.

11 Ekim 2009 Pazar

duygular bulaşıcıdır

Merhaba,

Duygularımızın neden önemli olduğunda konuşmak gerektiğinde en çok mutlu olduğum madde “duygular bulaşıcıdır” demektir. Bu konuda konuşurken ya da anlatırken hep farklı farklı film ve anılardan bahsederdim. Artık bu konuda benim yeni bir anım var.

Trafiğe çıkarken en çok dikkat ettiğim şey, emniyet kemerimi takmaktır. Geçen gün bir iş için uğradığım binadan çıktım arabama bindim ve Şile otoyoluna çıkarken boş bulundum ve kemeri bağlamadım. Yolda ilerlerken trafik polisinin kontrol yaptığını gördüm uzaktan. Yavaşlayarak kemerimi bağladım. Trafik polisi bunu farketmişti ve sağa çekmemi işaret etti. Sağa çekerken camımı açtım ve tüm şirinliğimle :-)) gülümseyerek trafik polisine “memur bey ne güzel kenardan kenardan kemer sıkıntısı olmadan gidiyordum” dedim. Ehliyet ve ruhsatımı kendisine uzattım. Trafik polisi aynı gülümseme ile bana “rahat gitmek güzel olabilir ama emniyet kemeri trafik polisi görünce takılacak bir şey değil, kendi sağlığınızi güvenliğiniz için takmanız gereken bir şeydir” dedi. Ehliyet ve ruhsatımı bana uzatarak “kendinize dikkat edin, iyi günler” dedi ve ben yoluma devam ettim.

Bu konu ile ilgili en sevdiğim bir başka örnek ise Sevgili Mehmet Saracoğlunun önerisi ile izlediğim filmden bir bölüm.

Eric-Emmanuel Schmitt'in 2001 tarihli çok satan ödüllü romanı "Monsieur Ibrahim et les Fleurs du Coran", Fransız yönetmen François Dupeyron tarafından 2003 yılında aynı adla sinemaya da uyarlandı. Senaryoyu da yönetmenle birlikte bizzat yazarın kendisi uyarlayıp yazmıştı. İbrahim Bey ve Kuran'ın Çiçekleri adıyla Türkiye'de de gösterilen filmin baş rollerinde Mısır'lı aktör Ömer Şerif ve genç Fransız oyuncu Pierre Boulanger oynamışlardır. Filmin bir bölümünde Ömer Şerif Genç oyuncu yani Momo’ya şunu söyler:
- Neden hiç gülmüyorsun? Ve konuşma şöyle devam eder.
- Gülmek için para gerek.
- Sence ben zengin miyim?
- Kasan para dolu.
- Ancak stoklara ve kiraya yeter. Geriye ne kalıyor. Çok birşey değil.
- Gülmek zenginlerin işi. Mutluların işi.
- Bence yanılıyorsun. Gülmek mutluluk verir. Dene, dene göreceksin.

Bu konuşmanın sonrasında Momo bir derste sözlüye kalkar ve öğretmenin sorduğu soruyu tam olarak anlayamaz ve sert tavırlı öğretmenine gülümseyerek “Özür dilerim soruyu anlayamadım” der. Öğretmen gülümsemeye karşılık vererek “tekrar başlıyorum” der ve soruyu bir kere daha açıklar.
Gülümseme işe yaramıştır, önce öğretmenine sonra ise tüm sınıfa yayılır.

Evet “duygular buaşıcıdır ve önemlidir” :))

Bana göre duyguların önemli olmasının diğer nedenleri kısaca şunlar:
* duyguları ifade etme konusunda bir çoğumuz çok ciddi sorunlar yaşıyoruz,
* zaman zaman iş ve özel hayatımızda duyguları göz ardı ettiğimiz anlar oluyor,
* duygular öğrenmeyi etkiliyor,
* duygular ilişkileri etkiliyor,
* duygular davranışlarımızı etkiliyor,
* duygular kararlarımızı etkiliyor.

MUTLU BIR HAFTA GECIRMENIZI DILERIM...
Saygı ve sevgilerimle...

Eray Beceren
www.ERAYBECEREN.com

9 Ekim 2009 Cuma

GERÇEK ÜCRETİN BORDROYA İNTİKAL ETTİRİLMEMESİ VE HAPİS CEZASI

 GERÇEK ÜCRETİN BORDROYA İNTİKAL ETTİRİLMEMESİ VE HAPİS CEZASI 

 

Okuyucular gönderdikleri çok sayıda e-mail’de gerçek ücretlerinin bordroya intikal ettirilmediğini, işsiz kalmamak için itiraz edemediklerini belirterek işverenlere bu hususta bir yaptırım uygulanıp-uygulamayacağı sorusunu  yöneltmişlerdir.a

 

Uygulamada da görüldüğü üzere ülkemizde kayıt içinde çalışan işçilerin çoğunluğu ücret yönünden kayıt dışı çalışmaktadır. Diğer bir ifadeyle gerçek ücretler bordroya intikal ettirilmemektedir.

 

Ücret

 

İş Kanununda ücret “Genel anlamda ücret bir kimseye bir iş karşılığında işveren veya üçüncü kişiler tarafından sağlanan ve para ile ödenen tutar” şeklinde tanımlanmıştır.

 

Gelir Vergisi Kanununda ise ücret “Ücret, işverene tabi ve belirli bir işyerine bağlı olarak çalışanlara hizmet karşılığı verilen para ve ayınlar ile sağlanan ve para ile temsil edilebilen menfaatlerdir”şeklinde tanımlanmış, ücretin ödenek, tazminat, kasa tazminatı, tahsisat, zam, avans, aidat, huzur hakkı, prim, ikramiye, gider karşılığı veya başka adlar altında ödenmiş olması veya bir ortaklık münasebeti niteliğinde olmamak şartı ile kazancın belli bir yüzdesi şeklinde tayin edilmiş bulunmasının onun mahiyetini değiştirmeyeceği belirtilmiştir.

 

Ücretlerin Belgelendirilmesi

 

İş Kanununa göre “işveren işyerinde veya bankaya yaptığı ödemelerde işçiye ücret hesabını gösterir imzalı veya işyerinin özel işaretini taşıyan bir pusula vermek zorundadır. Bu pusulada ödemenin günü ve ilişkin olduğu dönem ile fazla çalışma, hafta tatili, bayram ve genel tatil ücretleri gibi asıl ücrete yapılan her çeşit eklemeler tutarının ve vergi, sigorta primi, avans mahsubu, nafaka ve icra gibi her çeşit kesintilerin ayrı ayrı gösterilmesi gerekir”.

 

Ücret hesap pusulasını düzenlemeyen ve işçiye vermeyen işverene 2009 yılı için 403 TL idari para cezası uygulanmaktadır.

 

Vergi Usul Kanununa göre “işverenler her ay ödedikleri ücretler için (ücret bordrosu) tutmaya mecburdurlar. Bordronun hangi aya ait olduğu baş tarafında gösterilir. Bir aya ait bordro ertesi ayın yirminci gününe kadar hazırlanıp tarihlenerek, müessese sahibi veya müdürü ile bordroyu tanzim eden memur tarafından imzalanır”.

 

Gerçek Ücretin Bordroya İntikal Ettirilmemesi

 

Uygulamada da görüldüğü-görüleceği üzere ülkemizde özel sektör işverenlerinin bir kısmı, işçileri ile net ücret üzerinden anlaşma yapmakta ancak genelde işçinin bilgisi veya rızası dışında asgari ücret üzerinden bordrolaştırmaktadır. Örneğin net ücreti 800, 1000,1 250 TL olan işçinin ücreti asgari ücret yani brüt 693 TL üzerinden gösterilerek vergisi  ve sigorta primi ödenmektedir.

 

Düşük ücret üzerinden bordrolaştırma Devlet açısından  vergi ve sigorta prim kaybına sebebiyet verdiği gibi işçi açısından süreç içinde ihbar, kıdem tazminatı, genel tatil ücreti, yıllık izin ücreti ve emekli aylığı yönünden hak kayıplarına yol açabilmektedir.

 

Devletin vergi ve sigorta primi alacağını daha az ödemek için işveren ile işçi arasında yapılan anlaşmalar muvazaalı işlem olup başından itibaren geçersizdir.

 

Borçlar Kanunu “Bir akdin şekil ve şartlarını tayinde, iki tarafın gerek sehven gerek akitteki hakiki maksatlarını gizlemek için kullandıkları tabirlere ve isimlere bakılmayarak onların hakiki ve müşterek maksatlarını aramak lazımdır” hükmü ile muvazaayı tanımlamış, Yargıtay kararında “açıklanan beyanların gerçek maksatlarına uymadığını bildikleri halde, akidlerin kestettikleri durumdan başka bir hukuki ilişkide kendilerini anlamış gibi göstermiş olmaları halini” muvazaa olarak belirtmiştir.

 

Gerçek Ücretin Tespiti

 

Çalışırken  genelde işsiz kalma korkusuyla sessiz kalan işçiler, iş sözleşmesi sona erince gerçek ücretlerinin bordroya intikal ettirilmediği gerekçesiyle şikayette bulunmaktadırlar. Böyle bir durumda işçinin yaptığı işin niteliği, işçinin vasfı, kıdemi gibi kriterler ile işverenlikçe düzenlenen ücret bordrosu-hesap pusulasının işçi tarafından şerh düşülmeden imzalanması gibi hususlar önem arz etmektedir.

 

Yargıtay kararlarında;

 

1-Gerçek ücretin saptanabilmesi için fesih tarihindeki ve diğer işçilik haklarının gerçekleştiği tarihteki ücretin ne olabileceğinin davacının kıdemi, yaptığı iş ve işyerinin özellikleri dikkate alınarak meslek kuruluşundan sorulmalı ve alınacak cevaba göre hüküm kurulmalıdır. Gerekçede belirtildiği üzere uzun yıllardan beri usta olarak çalıştığı anlaşılan bir kimsenin asgari ücret ile çalıştığı kabul edilemez ise de hesaplamalara baz alınan ücretin gerçeği yansıtıp yansıtmadığı da araştırılması gereken bir konu niteliğindedir.

 

2-Davacının aldığı aylık ücret taraflar arasında çekişmelidir.Davacı net 550 TL ücret aldığını iddia etmekte olmasına rağmen bu iddiasını tanıkları ile kanıtlayamamıştır. Davalı ise asgari ücret aldığını savunmaktadır. Ancak imzalı ücret bordrosu sunulmamıştır. Böyle olunca davacının kıdemi, yaptığı işin niteliği belirtilerek ilgili meslek kuruluşun emsal ücret araştırması yapılarak alabileceği ücretin belirlenmesi gerekirken yazılı şekilde asgari ücretle çalıştığının kabulü hatalıdır.

 

belirtildiği üzere işin niteliği, işçinin vasfı, kıdemi gibi kriterler gerçek ücretin tespitinde önem arz etmektedir.

 

Düşük Ücret Gösterimi ve Hapis Cezası

 

Vergi Usul Kanunu Kaçakçılık Suçları ve Cezaları başlıklı 359/a maddesinde de;

 

(5728 sayılı Kanunun 276. maddesiyle değişen 08.02.2008 tarihinde yürürlüğe giren madde) “Vergi kanunlarına göre tutulan veya düzenlenen ve saklanma ve ibraz mecburiyeti bulunan;

 

1- Defter ve kayıtlarda hesap ve muhasebe hileleri yapanlar, gerçek olmayan veya kayda konu işlemlerle ilgisi bulunmayan kişiler adına hesap açanlar veya defterlere kaydı gereken hesap ve işlemleri vergi matrahının azalması sonucunu doğuracak şekilde tamamen veya kısmen başka defter, belge veya diğer kayıt ortamlarına kaydedenler,

 

2- Defter, kayıt ve belgeleri tahrif edenler veya gizleyenler veya muhteviyatı itibariyle yanıltıcı belge düzenleyenler veya bu belgeleri kullananlar, hakkında (5904 sayılı Kanunun 23.maddesiyle değiştirilen, 03.07.2009  tarihinde yürürlüğe giren ibare) on sekiz aydan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Varlığı noter tasdik kayıtları veya sair suretlerle sabit olduğu halde, inceleme sırasında vergi incelemesine yetkili kimselere defter ve belgelerin ibraz edilmemesi, bu fıkra hükmünün uygulanmasında gizleme olarak kabul edilir. Gerçek bir muamele veya duruma dayanmakla birlikte bu muamele veya durumu mahiyet veya miktar itibariyle gerçeğe aykırı şekilde yansıtan belge ise, muhteviyatı itibariyle yanıltıcı belgedir”

 

belirtildiği üzere ücret bordrosu Vergi kanunlarına göre düzenlenmesi, saklanması ve ibrazı zorunlu olan belgeler içinde yer almaktadır.

 

Yasal düzenleme gereği çalışana yapılan ücret ödemesi ile bordroda yer alan ücrete ilişkin bilgilerin farklı olması hali kaçakçılık kapsamında değerlendirilecektir.

 

Kayıtdışı İstihdamın (Kaçak İşçi Çalıştırmanın) Cazibesi

 

İşçinin ücretini gerçek ücretten değil asgari ücret üzerinden gösteren ve asgari ücret üzerinden sigorta primini ve vergisini ödeyen işveren Vergi Usul Kanunu hükmü gereği kaçakçılık suçu kapsamında 18 ay ila 3 yıl arasında hapis cezası istemiyle yargılanabilecektir.

 

Sigortasız (kaçak) işçi çalıştıran,sigorta primini ve vergisini hiç ödemeyen işverene ise tespiti halinde sadece 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu hükmü gereği idari para cezası uygulanacak, Vergi Usul Kanununun kaçakçılık suçu kapsamındaki hükmü uygulanamayacaktır.

 

Sigortasız (kaçak) işçi çalıştıran işverene hapis cezasını gerektirecek bir düzenleme yapılmaz ise (ben Türk Ceza Kanunu 117/II.maddesinin bu hususu düzenlediğini düşünüyorum) kayıt dışılığın çok yüksek olduğu ülkemizde bu uygulamanın sigortasız işçi çalıştırılmasını teşvik edeceği kanaatindeyim.

 

Sonuç:

 

Kanunun suç saydığı fiillere kanuni yaptırım uygulanması hukuk devleti olmanın gereğidir. Ancak kanaatimce yaptırımların uygulanabilirliği ve uygulama sonucu da önem arz etmektedir.

 

Yasal düzenleme gereği çalışana yapılan ücret ödemesi ile bordroda yer alan ücrete ilişkin bilgilerin farklı olması hali kaçakçılık kapsamında değerlendirilecek, işveren  18 ay ila 3 yıl arasında hapis cezası istemiyle yargılanabilecektir.

 

Sigortasız (kaçak) işçi çalıştıran işveren ise vergi ve sigorta primi ödemeden haksız rekabet yaratarak çalışacak, Vergi Usul Kanunu kaçakçılık suçu kapsamındaki hükmü uygulanamayacağından hapis cezası istemiyle yargılanamayacaktır.

 

Bu durum kanaatimce sigortasız işçi çalışmasını (kayıt dışı istihdamı) teşvik edecektir.

 

Uygulamada görüldüğü üzere bordrolara intikal ettirilen ücret genelde asgari ücrettir. Örneğin; 100 işçinin çalıştığı işyerinde işçilerinin (mühendis, ustabaşı, bekçi vb.) tamamı kıdem, nitelik dikkate alınmadan asgari ücret üzerinden gösterilebilmektedir. Denetimlerde sık rastlanılan bir durumdur.

 

Kayıt dışılığı azaltarak, haksız rekabetin önlenmesi için kanaatimce sigortasız (kaçak) işçi çalıştıran işverene hapis cezasını gerektirecek bir düzenleme yapılması ve buna bağlı olarak  ücretli kesim üzerindeki vergi ile sigorta prim yükünün azaltılması gerekir. Aksi halde sigortasız işçi çalıştırma, gerçek ücretin bordroya intikal ettirilmemesi, sigorta prim gün sayısının eksik gösterilmesi vb. kayıt dışı uygulamalar artarak devam edecektir.

 

05 Ekim 2009

 

Cumhur Sinan Özdemir

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı

İş Müfettişi -Ankara

csnozdemir@gmail.com