29 Haziran 2008 Pazar

Sevgiyi ilk öğretenler

İnal Aydınoğlu

 

 

Bizim şirkete iş başvurusu yapan gençlerden finale kalan bir delikanlıyı benimle tanıştırdılar. Terbiyeli, zarif, iyi eğitim görmüş bir genç, fakat sönük ve çekingen bir görüntüsü vardı. Biraz deşelemek bunun nedenini öğrenmek istedim. “Üniversiteyi bitirdiğimden beri yalnız yaşıyorum. Annem ilkokulda okuduğum yıllarda vefat etmişti. Babamla da ilişkiyi ben kestim. Yedi yıldan beri görüşmüyorum” dedi.

Öğrendiğime göre babası meslek liselerinde “Aile İlişkileri ve Çocuk Eğitimi” dersi veren bir öğretmenmiş. Annesi öldükten birkaç yıl sonra ikinci evliliğini yapmış, iki çocuğu daha olmuş. Sertliği, anlayışsızlığı ve çocukları arasında eşit davranmayışı nedeniyle bize iş başvurusunda bulunan genç üniversite son sınıfta aileden kopmuş. O tarihten beri babasını hiç aramamış. Baba da onu aramıyormuş.

Delikanlının anlattıkları beni çok etkiledi. Böyle terbiyeli, başarılı, iyi yetişmiş bir genci yıllardan beri bir babanın aramayışına hayret ettim. Diyelim ki genç hata yaptı, evi terk etti; baba bu yokluğa nasıl dayanabilir? Yaşama yeni başlayan evladını bu yalnızlığa ve kırgınlığa nasıl terk edebilir? Bir genç, hangi hatayı yaparsa yapsın, anne-baba onu sever, sevmelidir. Evlat sevgisi farklı bir şey. Karşılıksız, ölçüsüz ve beklentisiz… Sonsuz anlayış, hoşgörü ve affedicilik içerir. İnsan ilişkilerine özgü olan kin, nefret, kıskançlık, hasislik gibi duygular anne baba, çocuk ilişkilerinde yoktur.

Ziyaret günlerinde hapishane önlerine gidip bakınız. Ziyaret için bekleşenlerin çok büyük bir bölümü anne babalardır. Onlar çocukları hangi suçu işlemiş olurlarsa olsunlar; hırsız, katil, gaspçı, terörist demeden çocuklarını ziyarete gelirler. Çamaşırını yıkar, ev yemeği ile beslerler. Bir anne hatırlıyorum. Çocuğu cinayetten ömür boyu hapse mahkûm olmuştu. Cezaevinde çıkardığı kavgalar nedeniyle sık sık kaldığı cezaevlerinden başka cezaevlerine naklediliyordu. Annesi onu yıllarca izledi. Her nakledildiği ilde bir ev kiraladı. Her hafta oğlunu ziyaret etti. “O bir kusur işledi ama ben onu yalnız bırakamam” diyordu.

Akşam yemeğinde o gün duyduğum hayreti eşime anlattım. Hele taraflardan birinin çocuk terbiyesi ve aile ilişkilerinde uzman oluşu hayretimizi ve üzüntümüzü bir kat daha artırdı. Konuşurken eşim gençlik yıllarında yaşadığımız bir olayı anımsattı. Eşim büyük oğlumuza hamileydi. Kitapçıya gitmiş ve çocuk bakımı ile ilgili tüm kitapları inceliyorduk. Yabancı bir profesör tarafından yazılan en kalın kitabı aldık. Gece-gündüz okuyarak, neredeyse kitabı ezberledik. Bizim ve çocuğun kafasını karıştırmamak için profesör tarafından yazılan ve en detaylı olan bu kalın kitaba bağlı kalma kararı aldık. Can doğdu, biz kitabın söylediklerinden hiç kopmadan bebekle olan ilişkilerimizi düzenledik. Ama çözemediğimiz bir konu vardı. Can odasında geceleri çok ağlıyordu. Kitap “Ağladığına aldırmayınız, çocuğu odasında ve yatağında yalnız yatmaya alıştırınız” dediği için kucağımıza almıyorduk. Çok ağlayınca dayanamıyorduk, o kendi odasında ağlıyordu, biz de kendi odamızda…Bu üzüntü aylarca sürdü.

Bir akşam kayınvalidem bizde kalmıştı. Can’ın ağladığını duyunca hiç bize sormadan gidip kucağına almış. Sevip okşayıp kucağında sallayarak uyutmuş. Sabah “Can, dün gece çok ağladı duymadınız mı?” dedi. Biz duymuştuk ama ağlaması kısa sürünce susup, uyudu diye sevinmiştik. Meğerse anneannesi uyutmuş. Okuduğumuz kitabı ve profesörün önerisini anlattık. Kayınvalidem kız meslek lisesinde öğretmenlik yapan aydın bir kadındır. Şöyle anlattı Can’ın durumunu: “Çocuk ana rahminde büyük bir güvenlik içinde yaşar. Her tarafı annenin bedeni ve sevgisiyle kaplanmıştır. Dünyaya gelince yine bu sevgiyi, annenin tenini ve vücudundaki sıcaklığı arar. Annenin kucağına alması ve sarılması ona güven verir, rahatlatır. Çocuk her sıkıştığında ve kendini yalnız hissettiğinde konuşamadığı için ağlayarak anne sıcaklığını ister. Bu sonsuza kadar sürecek bir istek değil ki biraz büyüyüp bu dünyanın koşullarına alışınca kendiliğinden vazgeçer. Çocuğun her yaşının kendine özgü bir güzelliği vardır. Bir iki yıl sonra siz kucağınıza almak isteseniz bile o sıkılır, kucaktan kaçmak ister. Şimdi kucağınıza almazsanız bir daha bu zevki nerede bulacaksınız. Sarılın, bu zevki yaşayın, çocuğa da huzur ve güven ortamı hazırlayın. Yoksa şu anda yaşadığı korku ve güvensizlik tüm yaşamını etkileyecek biçimde yer eder.”

Şimdi düşünüyoruz. O profesörün anne sevgisi ve sıcaklığı nedir bilmeyen bir sadist olduğuna hükmediyoruz. Acaba o kitabı okuyan kaç annenin çocuğu bizimki gibi bilinçli bir anneanneye sahip olamadığı için korku, endişe ve yalnızlık içinde ağlayarak büyümüştür. Acaba kaç çocuk bebekliğini anne sevgisi, kucağı ve sıcaklığından uzak geçirmiştir. İnsanı yaşatan tek şey sevgidir. Sevgi ise varlığını, öpmek, kucaklaşmak, dokunmak, okşamak, sarılmak, yakın olmak, el ele tutuşmak, yan yana bulunmak gibi sıcak ilişkilerle sürdürür. Hepimizin sevgiyi öğrenme yolunda ilk öğretmenlerimiz anne-babalarımız olmuştur. Ama onlar her zaman iyi öğretmen olamamışlardır. Hatta yukarıdaki örneklerde olduğu gibi çocuk eğitimi ile ilgili öğretmen ve profesör olsalar bile, kendileri sevgi dolu bir aile ortamı içinde yetişmemişlerse bu eksiklerini verdikleri derslerle ve yazdıkları kitaplarla topluma da yansıtmışlardır. Sevgi dolu bir aile ortamı kadar çocuğu güzel eğiten başka hiçbir yer ve daha iyi öğretmen yoktur.

 

Hiç yorum yok: