26 Eylül 2007 Çarşamba

En iyisi mi?

En iyisi mi? En uygunu mu?

Çok sık karşılaştığımız bu ikilem, belki de yaşamımızı tahminlerimizin çok ötesinde etkiliyor. Bilinçli olarak veya olmadan bazen tercihlerimizi ‘en iyi yönünde’ kullanıyoruz. ‘En iyi’cilik diye nitelendirebileceğimiz bu yönümüz, bazen  birçok fonksiyonunu kullanmayacağımızı bile bile bir cep telefonu satınalma anında, bazen de yok yere ekonomik sıkıntılara katlanarak araba satın aldığımızda karşımıza çıkıyor. Mantıklı bir açıklaması olmayan bu ‘kullanmadığımız fonksiyonlara bedel ödeme’ huyumuzu, ‘en iyiye sahip olma’nın keyfini alma uğruna çekiyoruz.

Bazılarımız en iyicilik konusunu abartıp her şeyde ve her zaman kaliteyi arayabiliyorlar. Hatta bu öyle bir tutku haline gelebiliyor ki iyiyi gördükleri an ihtiyaç ortadan kalkıyor, ‘en iyiye sahip olmak’ amaç haline geliyor.

En iyicilik yönümüzü iş yaşamına taşıdığımızda daha bir dikkatli davranmamız gerekiyor. Çünkü bu huyumuzun bedelini yalnızca kendimiz değil, şirketimiz ve bazen de üçüncü taraflarla birlikte ödüyoruz.

Dikkat edeceğimiz konuların başında ‘birlikte çalışacağımız arkadaşların seçimi’ geliyor. Genelde birçoğumuz yeni bir personel almak aşamasında çok ciddi bir hazırlık yapmayız. Hazırlığımız yalnızca işe alınacak kişiye hangi görevleri vereceğimizi belirlememizle sınırlı kalır.

Daha sonra adayların her biriyle görüşmeye başladığımızda, ‘en iyicilik’ damarımız kabarır ve bir anda ihtiyaçlarımızı bir yana bırakır; görüştüğümüz adayları en iyiden en kötüye doğru sıralamaya başlarız. Sanki tek sıralama yöntemi buymuş gibi...

Halbuki ‘en iyi’ her zaman, ‘en uygun’dan daha iyi değildir, özellikle de bu durumda... En iyinin sahip olduğu özelliklerden bir bölümü yapacağı işe uygun iken, bazı özellikleri ise gereğinden fazla veya uygun olmayabilir. Cep telefonu örneğinde olduğu gibi; ‘bulunsun birgün kullanırım’ dediğimizde o gün bir türlü gelmez, nedense.

Unutmayalım ki, bu süreçte aday da bizi değerlendirmektedir. Kendini iyi tanıyan ve iş yaşamında deneyimli olan adaylar hemen durumu kavrarlar. Acil ihtiyaçları yoksa teşekkür edip başka alternatiflere yönelerek bizleri kurtarırlar, hem kendimize hem de şirketimize zarar vermeden.

Kendini tanımayan ve/veya acil iş ihtiyacı olan adaylar ise, bu durumdan yararlanmayı tercih edebilirler.

Ve bundan sonra olanlar olur, curcuna başlar.

En iyi, uygun değildir işe, birlikte çalıştığı ekibe. Adaptasyon süreci bir türlü bitmez. Siz seçtiğiniz için, eleştirilerin arkasında durmak zorunda kalırsınız. Belirli bir zaman sonra içinize bir kurt düşer: ‘Olmayacak galiba’. ‘Git demek’ gelmez içinizden, ‘kal demek’ hiç. Beklersiniz, inceldiği yerden kopsun diye. Bazen ayrılık vakti uzun sürer. İşleriniz aksar, ekibin uyumu bozulur, sizin itibarınız yerlerde.

‘En iyi’ sonunda ayrılır, kalırsınız yine ‘en uygunlar’ ile...

Ders çıkarmazsanız, tekrar tekrar yaşarsınız aynı acı deneyimi.

En iyisi mi? ‘En uygunu’nu seçmek.

En uygunlar sizi tatmin mi etmiyor? O zaman yapacak tek şey var. ‘En uygun’u yaratan şartları değiştirmek.

Yazı: Hüseyin Adanalı

 

21 Eylül 2007 Cuma

Yönetim anlayışımız

Makale  

 

Yönetim anlayışımızı nelere göre değiştirmeliyiz?

 

İş dünyasında sürekli farklılaşan dengeler yönetim anlayışında değişikliklere neden oluyor. Aşağıda, www.about.com’dan derlediğimiz öneriler bu değişikliklerin nasıl olması gerektiği hakkında ipuçları veriyor.

-Çalışanlarınızı daha iyi anlamak ve yönetebilmek için hayatınızda bazı temel kavramların mutlaka olması gerek: Sabırlı olmak, ince espri yeteneğine sahip olmak, zarif davranmak, sebat etmek, olaylara pragmatist yaklaşmak, saygıyı ön planda tutarak karşındakini anlamaya çalışmak.

-Şirketinizde yapacağınız değişikliklerin uzun vadede getirilerini de düşünmelisiniz. Bu değişiklik ve kararların şirketinize etkilerini hesap ederken, birkaç yıl içinde neler olacağını az çok tahmin etmeniz ilerideki projelerinizde yardımcı olur.

-Yapacağınız tüm değişiklikler ve şirket içi davranış farklılıklarını uygulamada, yapmak istediklerinizin kültürünüzle alakalı olup olmadığını, yeni fırsatlar sunup sunmadığını iyi değerlendirin. Doktor W. Edwards Deming’in de vurguladığı gibi: “Amacınızın değişmez kuralı yaşadığımız kültüre sadık kalarak iş düzenini kurgulamaktır.”

-Planladığınız değişikliklerde çalışanlarınızın deneyimlerinden de yararlanmak önemli. Onlarla fikir alışverişinde bulunmak karşılıklı güvenin oluşmasını ve yapılan hataların bir daha tekrarlanmamasını sağlar.

-Değişiklikleri iş dünyasının dinamiklerine göre düzenleyip, aylık raporlar alarak yaparsanız, gerekli şeyleri daha iyi saptayabilirsiniz.

-Değişim demek risk almak demek. Değişimler yöneticilerde de korku yaratabilir. Korkuları azaltmak için tam olarak nelerde değişiklik yapacağınızı belirleyebilirsiniz. Bu şekilde çok daha rahat hareket etmek mümkün.

-Etkileyici değişimler yaparken her an, her duruma karşı hazırlıklı olmalı. Eski şirket yapınızda olanları değerlendirmek, yeni oluşumları düzenlerken kolaylık sağlar.

Yazar Hakkında :


editor@yenibiris.com

 

Etkileyici konuşmanın püf noktaları

Makale  

 

 

 

Geçmiş yıllarda da, eskilerin deyimiyle hitabet sanatı, insanları ikna etmenin en etkili yolu olarak gösterilirdi. Bir politikacı ya da iş adamı eğer topluluk önünde konuşuyor ve halk tarafından seviliyorsa, gücünü konuşmasından aldığı söylenirdi. Bu durum hale geçerli. Sadece hitabet sanatı ifadesinin yerini güzel ve etkili konuşma aldı.

Peki, sıklıkla karşılaştığımız güzel ve etkili konuşma neden bu kadar önemli? Hangi kurallara uyarsak karşımızdaki insanı konuşmamızla etkileyebiliriz? İşte www.top7business.com’dan birkaç ipucu.

-Konuşma yeteneğiniz kariyerinizi önemli oranda etkileme gücüne sahip. Başarılı olmak için konuşma yeteneğinin gelişmiş olması gerekiyor. Kimse konuşması düzgün ve etkili olamayan bir insanla iletişim haline geçmeyi istemez.

-Konuşma yaparken en temel kural etkileyici ve konuya hakim olmak. Topluluk önünde konuşurken ve karşılıklı konuşma esnasında etkileyiciliğinizi konu hakkında bilginizle pekiştirirseniz istediğiniz etkiyi yaratabilirsiniz.

-Bir de konuşmaya başlarken ortamı biraz olsun yumuşatmak lazım. Oscar Ödül Töreni’ni düşünün. Sahneye ödül vermek için çıkan konuşmacılar genellikle bir anekdotla giriş yaparlar. Siz de öyle yapın. Başınızdan konuyla ilgili geçen bir hikayeyi, ya da gün içinde karşılaştığınız bir durumu paylaşın. İnsanlar hazırlanmış metinden okunan konuşmaları sevmezler.

-Eğer çok gerginseniz derin nefes alın. Ve konuşmanıza başlamadan önce bir parça çikolata ağzınıza atın. Hem gevşemiş olursunuz hem de gerginliğiniz yatışır.

-Prezentasyon esnasında tek bir kişiye bakmayın. Konunun içeriğini anlatırken birinci maddede birine bakıyorsanız, diğerinde bir başka insana doğru anlatın. Böylelikle salondaki insanlarla güven temelli bir iletişim sağlamış olursunuz ve izleyicilerin hepsi konuşmaya dahil olur.

-Görsellik de önemli. Mesajınızın daha kolay insanlara ulaşmasını sağlar. Ama sadece yardımcı bir faktör. Önemli olan ne konuşacağınız.

-Son olarak, konuşma yapacağınız yere erkenden giderek ses sistemini kontrol edebilirsiniz. Nerede konuşma yapacağınızı görmek ve son kontrolleri yapmak konuşma esnasında problem yaşamanızı engeller.

Yazar Hakkında :


editor@yenibiris.com

 

20 Eylül 2007 Perşembe

Kredi kartı aidatlarını

Kredi kartı aidatlarını nasıl geri alırsınız?

 

 

DHA

 

NEVŞEHİR’de 450 tüketicinin, bankalar tarafından ‘kart aidatı’ adı altında kesilen parasını geri aldığı bildirildi.

Türk Eğitim-Sen Nevşehir Şube Başkanı Mustafa Uğur, bankaların tüketicilerden ‘Kredi Kartı Aidatı’ olarak 5 ile 45 YTL arasında ücret aldığını ve bu durumdaki tüketicilerin ilgili Tüketici Hakem heyetlerine dilekçe ile başvurduğunu söyledi. Şube Başkanı Uğur şunları kaydetti:

"Nevşehir Tüketici Hakem Heyeti, kredi kartı aidatı ile ilgili bütün başvuruları tüketici lehine karara bağladı. Bunun üzerine bankalar, Tüketici mahkemelerinde dava açmaya başladı.

Şube olarak yaptığımız bir çalışma ile bankaların açtığı davanın haksız olduğunu ortaya koyan ve 15 sayfayı bulan dava dosyası hazırladık. Dosyayı isteyen mağdurlara ücretsiz olarak veriyoruz. Hazırladığımız dosyalarla mahkemeye giren bütün tüketicilere, hakimler lehte karar verdi. 500 dosyadan davası sonuçlanan 450 kişinin ödedikleri kart aidatı parası hesaplarına yatırıldı."

TÜM TÜKETİCİLERE ÇAĞRI

Dava dosyasını, mağdur olan herkese ulaştırmak için, Türkiye’nin çeşitli kentlerinde televizyon ve radyolarda canlı yayın konuğu olup halka bilgi verdiğini belirten Şube Başkanı Mustafa Uğur, halen kredi kartı aidatı problemi olan kişilerin şubelerine başvurmaları halinde her türlü çözüm yolları hakkında bilgi verileceğini ve ilgili dava dosyasının sunulacağını söyledi.

Konu ile ilgili olarak hurriyet.com.tr'ye bilgi veren sendika yetkilileri, kart aidatları konusunda mağdur olan herkese yardım etmeye hazır olduklarını bildirdi. Türkiye'nin her yerinden kendilerine başvuranlara önce Tüketici Hakem Heyeti Başvuru Formu gönderdiklerini belirten yetkililer, bankaların tüksetici hakem heyetinden çıkan karara itiraz etmeleri durumunda bu kez de tüketicilere 15 sayfalık teknik donanımlı bir rapor gönderdiklerini belirtti. Şimdiye kadar Nevşehir'de 450 kişi aidat paralarını bu şekilde geri almayı başardı.  

Yetkililer, isteyen herkesin info@nevtes.org adresine mail atabileceklerini veya msn üzerinden ilgili dosyaları göndereceklerini kaydetti.

 

18 Eylül 2007 Salı

Hizmet Kalitesisinin Geliştirilmesi

Otel İşletmelerinde Hizmet  Kalitesisinin Geliştirilmesi ,Olmazsa Olmaz

 

''Türkiye, değerlerini dünyaya sergileme fırsatı bulursa, ülkemize 50 milyon turist gelebilir ve Türkiye bu alanda inanılmaz zenginlikler elde edebilir. Bu, bizim insanımıza da bereket ve bolluk olarak yansıyabilir.''(aa)

Bu güzel sözler çiçeği burnunda Bakanımız Sayın Günay'a ait.Yanlız kafama takılan nokta şu,


Türkiye değerlerini dünyaya sergileme fırsatı bulamıyor mu ,ya da Türkiye'nin değerlerini dünyaya sergilemesine engel olan ne?

Sayın Bakanın sözlerinden bu anlaşılıyor.

Bana sorarsanız Türkiye zaten bu fırsata sahip ve Dünyanın açık hava müzesi konumunda.

Siz bu fırsatı kullanırsınız,kullanamazsınız o ayrı konu.


Bana göre asıl önemli olan, var olan turizm potansiyelini ve hizmet kalitesini geliştirebilmek..
Eğer siz hizmet kalitenizi arttırabilir,standartlarınızı yükseltir ve Turizm destinasyonlarınızı bir ilgi,çekim merkezi haline getirebilirseniz
zaten tercih edilebilirliğiniz artacak ve rakiplerinizin bir adım önüne geçeceksiniz.


Şimdi bir an birey olarak kendimizi düşünelim.Çarşıda,pazarda bir ürün alırken çoğunlukla pazarlık ediyoruz.
Ürünün kaliteli olmasına dikkat ediyoruz.Yani herkes gibi bizde kaliteyi satın almak istiyoruz.
Misafirlerimiz için ise ürünün değeri satın aldığı ürünün kalitesi,yani hizmetin kalitesinin ödenen ücrete uygunluğudur.

Bu noktada empati yapmak gerek.

Siz ürünü istediğiniz kadar tanıtın,pazarlayın sunduğunuz ürün kaliteli değilse müşterinizi memnun edemezsiniz.
Önce tanıtıp pazarlayacaksınız.Sonra ürünün kalitesi ile müşteri memnuniyetini pekiştireceksiniz.

Bir arkadaşım Mısırın Televizyon reklamlarından çok etkilendiğini ve Mısır'a tatile gittiğini ancak gittiği destinasyonun çöplükten farksız olduğunu,konakladığı otelde derdini anlatacak yabancı dil konuşan personel bulamadığını anlatmıştı.

 

Hizmet kalitesinin yetersiliğine en güzel örnek.

Bu bir arz talep meselesi kalitelinin fiyatı, tercih edilirliği artıyor.Kalitelisizin ise düşüyor.

Beş yıldız ile üç yıldız standartlarının ve fiyatlarının farklı olduğu gibi.

Bizim,Sayın Bakanımızın bahsettiği 50 milyon turist hedefine ulaşmamızın yolu destinasyonlarımızı ilgi merkezi haline getirmemizden ve
hizmet kalitemizi arttırarak bir İspanya,bir Yunanistan vb karşısında daha çok tercih edilmemizden geçiyor.
Yani sahaya güçlü çıkmak zorundayız.

 

Yani Otellerde çalışan personelin turizm eğitimli olması ve Ülkemizin tanıtımı şart.İçinde bulunduğumuz Şartlar Profosyonel Otel Yöneticiliğini şart kılıyor.

Üşenmedim ve 60'ıncı Hükümetin programında Turizm sektörü ile ilgili hangi hedeflerin olduğunu araştırdım.
Aslını sorarsanız bir kaç kelime ve yuvarlak hedef dışında pek birşeyde bulamadım.
Sanırım Bakanlığın Hizmet kalitesinin geliştirilmesine  yönelik eylem planı vardır.

Umuyorum, Turizm Personel yasası,Turizmin çeşitlendirilmesi,yatırımların teşviki,yeni Turizm destinasyonlarının oluşturulması,
Turizm istihdamının üzerindeki yüklerin azaltılması,Ülkemizin cazibe merkezi haline getirilmesi amacı ile tanıtım faaliyetlerinin
artarak sürdürülmesi,Turizm tesislerinin ve merkezlerinin altyapı sorunlarının çözümü gibi konular bu eylem planının içindedir.



Saygılarımla


Turgay GENÇ

Ön Büro Müdürü

 

ASGARİ ÜCRETLİ "YOKSUL"

YARGI KARARINA GÖREDE ASGARİ ÜCRETLİ “YOKSUL”

 

Asgari Ücret; İşçilere normal bir çalışma günü karşılığı ödenen ve işçinin gıda, konut, giyim, sağlık, ulaşım ve kültür gibi zorunlu ihtiyaçlarını günün fiyatları üzerinden asgari düzeyde karşılamaya yetecek ücreti ifade eder. Asgari ücretin belirlenmesinde dil, ırk, cinsiyet, siyasal düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplere dayalı herhangi bir ayrım yapılamaz. Asgari Ücret en geç iki yılda bir olmak üzere işçilerin 16 yaşını doldurmuş olup olmadıklarına göre ayrı ayrı ve bütün işkollarını kapsayacak şekilde belirlenir. Ücretin, bir günlük olarak belirlenmesi esastır. Aylık, haftalık, saat başına, parça başına veya yapılan iş tutarına göre ücret ödenen durumlarda gerekli ayarlamalar buna göre yapılır. Asgari Ücret, Asgari Ücret Komisyonu tarafından belirlenir.Komisyon, ücretin belirlenmesinde; ülkenin içinde bulunduğu sosyal ve ekonomik durumu, ücretliler geçinme indekslerini, bu indeksler yoksa geçinme indekslerini, fiilen ödenmekte olan ücretlerin genel durumunu ve geçim şartlarını göz önünde bulundurur.

 

Asgari Ücret Komisyonunun belirlediği asgari ücreti işçiye ödemeyen veya noksan ödeyen işveren veya işveren vekiline bu durumda olan her işçi ve her ay için 2007 yılında 167 YTL idari para cezası uygulanır. (1)

01.07.2007 tarihinden itibaren uygulanan asgari ücret ve kesintileri aşağıdaki tabloda gösterilmiştir.

 

 

16 Yaşından

Büyükler için

Küçükler için

Brüt Ücret

585,00

491,40

SSK İşçi payı (%14)

81,90

68,80

İşsizlik Sig.İşçi Payı (%1)

5,85

4,91

Gelir Vergisi Matrahı

497,25

417,69

Gelir Vergisi (%15)

74,59

62,65

Damga Vergisi(%06)

3,51

2,95

Kesintiler Toplamı

165,85

139,31

Net

419,15

352,09

 

Bugün itibarıyla 16 yaşından büyük asgari ücretle çalışan işçinin eline 419,15 YTL geçmektedir. Ücretin niteliğini farklı bir örnekle açıklamak gerekirse; Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu, 2007 yılı için en düşük fitre (2) miktarını günlük 5 YTL olarak belirlemiştir. 3 kişilik bir aile için fitre miktarı günlük 15, aylık 450 YTL, 4 kişilik bir aile için ise günlük 20, aylık ise 600 YTL’dir. Görüldüğü üzere asgari ücretlinin eline geçen, fitre miktarının altındadır.

 

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararında “Taraflar arasındaki "nafakanın artırılması ve nafakanın kaldırılması" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 10. Aile Mahkemesince asıl dava olan nafakanın artırılması davasının reddine, birleşen dava olan nafakanın kaldırılması davasının ise kabulüne dair verilen 30.12.2005 gün ve 2005/393-1477 E.K. sayılı kararın incelenmesi davacı (birleşen davada davalı) vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 03.04.2006 gün ve 3196-3451 sayılı ilamı ile, (...Davacı vekili dilekçesi ile; müvekkili ile davalının 21.10.2003 tarihinde verilen kararla boşandıklarını ve müvekkili lehine aylık 100.000.000 TL yoksulluk nafakasına hükmedildiğini; takdir edilen nafakanın, aradan geçen zaman içerisinde müvekkilinin ihtiyaçlarını karşılayamaz durumda olduğunu iddia ederek; aylık nafaka miktarının 300.00 YTL 'ye çıkartılmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Birleştirilen davada ise; davalının boşandıktan sonra bir şirkette çalışmaya başladığı ve yoksulluğun ortadan kalktığı iddia olunarak, nafakanın kaldırılması istenilmiştir. Mahkemece; "TMK'nın 176/3. maddesine göre irat biçimde ödenmesine karar verilen yoksulluk nafakası, nafaka alacaklısının yoksulluğunun ortadan kalkması halinde mahkeme karany1a kaldırılır. Davacı… vekilinin duruşmadaki kabul beyanı ve tanık beyanlarında davacı…ün boşandıktan sonra…adlı özel bir işyerinde asgari ücretle çalıştığı ve yoksulluğunun ortadan kalktığı kabul edilmiştir. Her ne kadar davacı vekili davacının asgari ücretle çalışmasının yoksulluğunu ortadan kaldırmayacağını ileri sürmüşse de ülkenin genel ekonomik şartlan davalının geliriyle davacının geliri arasında anormal sayılacak bir fark bulunmaması sebebiyle davacı vekilinin bu beyanına itibar edilmemiştir, gerekçesiyle" davacının yoksulluk nafakasının artırılmasına ilişkin talebinin reddine, birleştirilen yoksulluk nafakasının kaldırılmasına ilişkin davanın ise kabulüne karar verilmiş, hüküm davacı (k.davalı) vekili tarafından süresinde temyiz edilmiştir.Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle davacının boşanmadan sonra asgari ücretle işe girip çalıştığının anlaşılmasına ve de davalının gelir durumunun da gözetilerek; yoksulluk nafakasının artırılmasına ilişkin talebin reddiyle ilgili verilen kararda bir isabetsizlik bulunmamakta olup, davacı vekilinin bu yöne ilişen temyiz itirazlarının reddi ile artırıma ilişkin verilen hükmün onanmasına, TMK'nın 176/3. maddesi uyarınca; irat biçiminde ödenmesine karar verilen maddi tazminat veya nafaka, alacaklı tarafın yeniden evlenmesi ya da taraflardan birinin ölümü halinde kendiliğinden kalkar; alacaklı tarafın evlenme olmaksızın fiilen evliymiş gibi yaşaması, yoksulluğunun ortadan kalkması ya da haysiyetsiz hayat sürmesi halinde mahkeme kararıyla kaldırılır. Davalı (birleşen davanın davacısı); yukarıdaki yasa hükmü gereğince; davacının (k.davalının) yoksulluğunun zail olduğu iddiasıyla nafakanın kaldırılmasını istemektedir. Bu durumda, öncelikle yoksulluk kavramı üzerinde durmak gerekir.Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 07.10.1998 tarih ve 2-656-688 sayılı kararında da kabul edildiği gibi yeme, giyinme, barınma, sağlık, ulaşım, kültür (eğitim) gibi bireyin maddi varlığını geliştirmek için zorunlu ve gerekli görülen harcamaları karşılayacak düzeyde geliri olmayanları yoksul kabul etmek gerekir.Hemen belirtmek gerekir ki; Hukuk Genel Kurulu'nun yerleşik kararlarında "asgari ücret seviyesinde gelire sahip olunması" yoksulluk nafakası bağlanmasını olanaksız kılan bir olgu kabul edilmemiştir (HGK.07.10.1998 gün, 1998/2-656 E, 1998/688 K. 26.12.2001 gün 2001/2-1158-1185 sayılı ve 01.05.2002 gün 2002/2-397-339 sayılı kararlan). Davalı (kadın) boşanma sırasında bir işte çalışmamaktadır. Kendisine aylık 100.000.000 lira yoksulluk nafakası bağlanmıştır. Boşanmadan sonra asgari ücretle (aylık 350 YTL maaşla) işe girmiştir.Aldığı nafaka ile geçinmesi günümüz ekonomik koşullarında mümkün görünmediğine göre; işe girip çalışması zorunluluk arz etmektedir. Aldığı nafaka miktarı ile, çalışarak elde ettiği asgari ücret miktarı toplamı ise, onu, yoksulluktan kurtaracak düzeyde değildir.Zira yoksulluk durumu; günün ekonomik koşullan ile tarafların sosyal ve ekonomik durumları ve yaşam tarzları değerlendirilerek takdir edilmelidir. Yoksulluk nafakası, ahlaki ve sosyal düşüncelere dayanır. Onun içindir ki bilimsel öğretide; "Evlilik birliğinde eşler arasında geçerli olan dayanışma ve yardımlaşma yükümlülüğünün, evlilik birliğinin sona ermesinden sonra da kısmen devamı niteliğindedir" şeklinde açıklamalara yer verilmiş bulunmaktadır (Akıntürk, Turgut; Aile Hukuku, 2. cilt, İst. 2002, sh.294). Davacının aylık (1100 YTL) gelir durumuna göre değerlendirme yapıldığında; davalının (kadının) çalışarak elde ettiği gelir ile aldığı nafaka miktarı toplamının, davalıyı yoksulluktan kurtaracak nitelikte bulunmadığının kabulü gerekir.Mahkemece, dava tarihindeki şartlara göre; davalının yoksulluğunun zail olmadığı gözetilerek, davacının nafakanın kaldırılmasına yönelik davasının reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı şekilde davanın kabulü doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar göz önünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurul Kararı:Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu'nca da benimsenen özel daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme karan bozulmalıdır (3)” belirtildiği üzere asgari ücret kişiyi yoksulluktan kurtaracak düzeyde değildir.

 

Sonuç:

 

Asgari ücret ülkemizde ücretin belirlenmesinde temel etkendir. Ücret artışları asgari ücrete göre yapılmaktadır ve yasal artış ücret zammı olarak yorumlanmaktadır.

 

Anayasamızın 55.maddesi “Ücret emeğin karşılığıdır. Devlet, çalışanların yaptıkları işe uygun adaletli bir ücret elde etmeleri ve diğer sosyal yardımlardan yararlanmaları için gerekli tedbirleri alır…” hükmü gereği asgari ücretin adil olmayan gelir dağılımını düzeltmek için bir araç olarak kullanılması kanaatimce çalışma barışına katkı sağlayacaktır.

 

---------------------------------

 

(1) 4857 sayılı İş Kanunun 102/a maddesine göre

(2) Fitre:Ramazan Bayramına kavuşan ve dinen zengin sayılan Müslümanların, kendileri ve bakmakla yükümlü oldukları kişiler için fakirlere vermeleri gereken belli miktarda mal ya da paradır. www.diyanet.gov.tr

(3) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E:2007/3-84, K:2007/95, T:28.02.2007

 

17 Eylül 2007

 

Cumhur Sinan Özdemir

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı

İş Müfettişi -Ankara

csnozdemir@gmail.com

 

YILLIK ÜCRETLİ İZİN DE YARGITAYDAN (Kıdemli) ÇALIŞANLAR ALEYHİNDE KARAR

YILLIK ÜCRETLİ İZİN DE YARGITAYDAN (Kıdemli) ÇALIŞANLAR ALEYHİNDE KARAR

 

Yüksek yargı ülkemizde çalışma yaşamına yön veren önemli kararlara imza atan bir kurumumuzdur. Gerçekten de yasalarda yer almayan pek çok ayrıntı içtihatlar yardımıyla açıklığa kavuşturulmakta ve uygulamaya da bu kararlar yön vermektedir.

 

Yıllık ücretli izin konusunda sürekli tartışılan ve işçi-işveren arasında çekişme konusu haline gelen bazı konu başlıklarına biz de önceki yazılarımızda değinmiştik. (1) Bu tartışma konularının başında da yıllık ücretli iznin hesabında eski hizmetlerin dikkate alınıp alınmaması gelmekteydi.

 

Her şeyden önce Yıllık ücretli izin işçiye sağlanmış Anayasal dayanağı olan temel haklardan biridir. Yasanın işyerinde daha eski olan işçiyi daha fazla dinlendirmeye yönelik olduğu da açıktır. Bunu yasanın kıdem arttıkça buna bağlı olarak izin süresinin de artacağı şeklinde düzenlenmiş olmasından anlıyoruz. Ayrıca yine yasa maddesinde yaşı ilerlemiş olan işçilere (50 ve daha yukarı yaşta olanlara) verilecek iznin yirmi günden az olamayacağı hükmü yer almaktadır.

 

Buradan hareketle emeklilik, Askerlik ve farklı sebeplerle işten ayrılan işçinin aynı işyerinde bir süre sonra tekrar çalışmaya başlaması koşulunda yıllık ücretli izninin önceki çalışmaları da dikkate alınarak hesap edilmesi gerektiği yönünde görüşler ağırlıklı olarak kabul edilmektedir.

 

Buna karşın Yüksek yargı konuyla ilgili olarak verdiği son kararlarından birinde konuya tamamen farklı bir boyut getirmiştir. Kararında önceki dönemin tasfiye edilmesini yani işçinin önceki çalıştığı döneme ait tüm haklarının ödenmiş olması koşulunda artık yeni bir hizmet akdinin söz konusu olduğu bu nedenle de işçinin izin hakkının da sıfırlanmış olduğu vurgulanmaktadır. Şimdi dilerseniz bu kararı sizinle paylaşalım ve konumuza devam edelim.

 

DAVA: Taraflar arasındaki, 1986-1990 yılları arasındaki hizmetinin yıllık izin süresinin hesabında dikkate alınması gerektiğinin tespiti davasının yapılan yargılaması sonucunda; ilamda yazılı nedenlerle gerçekleşen miktarın faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine ilişkin hükmün, süresi içinde duruşmalı olarak temyizen incelenmesi davalı avukatınca istenilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü;

 

KARAR: Davacı işçi, işyerinde halen çalışmakta olduğunu ve yıllık izin sürelerinin hesabında aynı işverenin başka bir işyerinde 1986-1990 yılları arasında geçen hizmetlerinin de dikkate alınması gerektiğinin tespiti isteği ile bu davayı açmıştır. Davalı vekili, tespit davası açmakta hukuki menfaatin olmadığını ve 1990 yılında ihbar ve kıdem tazminatları ödenmek suretiyle önceki çalışmaların tasfiye edildiğini ve davacının işverini ibra ettiğini belirterek, davanın reddine karar verilmesi gerektiğini savunmuştur.

 

Mahkemece davanın kabulüne dair karar verilmiş, hükmü davalı taraf temyiz etmiştir.

 

Davacı işçinin işyerinde çalışması devam ettiğine göre, yıllık izne hak kazanma ve izin sürelerinin belirlenmesi yönünden tespit niteliğinde bu davayı açmada hukuki menfaati bulunmaktadır. Bu itibarla, mahkemece işin esasına girilerek bir karar verilmesi yerindedir.

 

Öte yandan, davanın dayanağını, 4857 sayılı İş Kanunu'nun 54. maddesinin ilk fıkrasında yer alan "Yıllık ücretli izine hak kazanmak için gerekli sürenin hesabında işçilerin, aynı işverenin bir veya çeşitli işyerlerinde çalıştıkları süreler birleştirilerek göz önüne alınır" şeklindeki kural oluşturur. Gerçekten işçinin aynı işverenin bir ya da değişik işyerlerinde çalıştığı sürelerin yıllık izin hesabı yönünden birleştirilmesi anılan Yasa'nın amir hükmüdür.

 

Benzer bir düzenleme de, 4857 sayılı İş Kanunu'nun 120. maddesi hükmüne göre halen yürürlükte olan 1475 sayılı Yasa'nın 14. maddesinin 2. fıkrasında yer almaktadır. Anılan hükümde, "İşçilerin kıdemleri, hizmet akdinin devam etmiş veya fasılalarla yeniden akdedilmiş olmasına bakılmaksızın aynı işverenin bir veya değişik işyerlerinde çalıştıkları sürelek göz önüne alınarak hesaplanır" şeklinde kurala yer verilmiştir. Dairemizin istikrar kazanan uygulamasına göre, işçinin aralıklı çalışmalarında iş sözleşmesinin feshinin ardından, bir dönem için kıdem tazminatı ödenmiş olması halinde bahsi geçen çalışmaların tasfiye edilmiş olduğu sonucuna varılmaktadır. Kıdem tazminatı ödenmek suretiyle tasfiye edilen sürelerin işçinin aynı işverenin bir ya da değişik işyerlerinde daha sonra gerçekleşen hizmet süresine eklenmesi, mümkün görülmemektedir. Buna karşın, iş sözleşmesi feshedildiği halde tazminatları ödenerek tasfiye edilmeyen hizmetlerin sonraki çalışma süresine ekleneceği, Dairemizce kabul edilmektedir. Yine işverenin ilerde daha az kıdem tazminatı ödeneme şeklinde bir uygulama içine girmesi halinde, işçi aleyhine sonuçlar doğuran bu tutumu yasalar karşısında korunmamakta ve yapılan ödeme avans niteliğinde kabul edilmektedir.

 

Kıdem tazminatı hesabında dikkate alınması gereken hizmet süresi yönünden varılan bu sonucun, yıllık izne hak kazanma noktasında da dikkate alınması yerinde olur. Gerçekten 1475 sayılı İş Kanunu'nun bahsi geçen hükümleri, birbirine oldukça yakından düzenlemeler içermektedir.

 

Bu açıklamalardan sonra somut olaya dönülecek olunursa, davacı işçi 1986-1990 yılları arasında aynı işverenin değişik bir işyerinde çalışmış ve iş sözleşmesinin işverence feshi üzerine ihbar ve kıdem tazminatları ödenmiş, işçinin imzasını taşıyan ibranamede, yıllık izinlerin de ödendiği belirtilmiştir. Anılan ibraname ile işveren ibra edilmiş, bir başka anlatımla 1986-1990 yılları arasında kalan çalışmalar, işçilik hakları ödenmek suretiyle tamamen tasfiye edilmiştir. İşçinin 1992 yılında yeniden aynı işverene ait işyerinde çalışmaya başlaması yeni bir hizmet akdi niteliğindedir. İşçilik hakları hesabında tasfiye edilen çalışmaların, bu yeni hizmet akdi çerçevesinde yeniden değerlendirmeye alınması doğru olmaz. 4857 sayılı İş Kanunu'nun 54. maddesi hükmünün, işçinin önceki dönem çalışmalarının tasfiye edilmediği hizmet süreleri bakımından bir anlamı bulunmaktadır. Bu nedenle, mahkemece davanın reddi yerine yazılı şekilde tespit isteğinin kabulü hatalı olup bozmayı gerektirmiştir. (2)

 

Yüksek yargı her şeyden önce bu kararının gerekçesinde konuyu kıdem tazminatı ile özdeşleştirmeye çalışmaktadır.O ysa bunlar birbirinden farklı kavramlardır. Kıdem tazminatı yasamızda aynı süreler için birden fazla ödeme yapılmayacağı hükmü açıkça yer almakta iken yıllık ücretli izine hak kazanmak için gerekli sürenin hesabında ise “işçinin aynı işverenin bir veya çeşitli işyerlerinde çalıştıkları süreler birleştirilerek göz önüne alınır” hükmü yer almaktadır.

 

Yargıtay’ın vermiş olduğu bu karara karşı Hukukçu görüşü aktararak konumuzu tamamlayalım.

 

Yüksek mahkemenin ulaştığı sonuç her şeyden önce bozma gerekçesinde isabetli bir şekilde tespiti yapılan yasa hükümlerine aykırıdır. Gerçekten de Yargıtay bozma ilamında 4857 sayılı yasanın 54.maddesi hükmüne yer vererek “öte yandan davanın dayanağını 4857 sayılı İş Kanununun 54.maddesinin ilk fıkrasında yer alan “yıllık ücretli izine hak kazanmak için gerekli sürenin hesabında işçilerin aynı işverenin bir veya çeşitli işyerlerinde çalıştıkları süreler birleştirilerek göz önüne alınır” şeklinde kural oluşturur.Gerçekten, işçinin aynı işverenin bir ya da değişik işyerlerinde çalıştığı sürelerin yıllık izin hesabı yönünden birleştirilmesi anılan yasanın amir hükmüdür”. Sözleriyle bu konudaki temel ilkeyi vurgulamaktadır. (3)

 

----------------------

 

(1) Yıllık Ücretli İzin Hesabında Eski Hizmetler Dikkate Alınır mı? (11.07.06)

(2) Yargıtay 9.H.D. E.2006/12556 K.2007/1252 T.30.01.2007

(3) Av.Murat ÖZVERİ, Legal İş Hukuku ve sosyal Güvenlik Hukuku dergisi 15/2007 s.929

 

18 Eylül 2007

 

Hüseyin İrfan FIRAT

Personel ve İnsan kaynakları Yönetimi Danışmanı

hifirat@insangucu.com.tr

 

 

13 Eylül 2007 Perşembe

Kanser Güncellemesi

John Hopkins'den Kanser Güncellemesi

 1. Herkesin vücudunda kanser hücreleri vardır. Bu kanser hücreleri birkaç milyara kadar çoğalmadıkça
standart testlerde görülmezler. Doktorlar kanser hastalarına tedaviden sonra vücutlarında artık kanser
hücresi kalmadığını söyledikleri zaman, bu yalnızca kanser hücrelerinin testlerle saptanamayacak düzeyde
olduğu anlamına gelir.
2. Bir kişinin hayatı boyunca 6 ile 10 kez kanser hücreleri oluşabilir.

3. Kişinin bağışıklık sistemi güçlü olduğu zaman kanser hücreleri yok edilir ve çoğalarak tümör
oluşturmalarına engel olunur.

4. Bir kişide kanser olması, o kişide çoklu beslenme eksikliği olduğuna işaret eder. Bunlar genetik,
çevresel, beslenme ve yaşam tarzı faktörlerine bağlı olabilir.

5. Çoklu beslenme eksiklini yenebilmek için diyeti değiştirmek ve ek takviye almak bağışıklık sistemini
güçlendirir.

6. Kemoterapi hem hızlı çoğalan anser hücrelerini, hem de kemik iliğinde, sindirim sisteminde v.s.'deki
hızlı büyüyen sağlıklı hücreleri yok eder ve karaciğer, böbrekler, kalp, akciğerler v.s.'de organ
tahribatına yol açar.

7. Radyasyon kanser hücrelerini yok ederken; sağlıklı hücre, doku ve organları da yakar, yaralar zarar
verir.

8. Kemoterapi ve radyasyon başlangıçta tümörün küçülmesine yol açar. Kemoterapi ve radyasyon
tedavisinin uzaması tümörün daha fazla yok olmasına yol açmaz.

9. Kemoterapi ve radyasyondan dolayı vücut çok fazla toksin yüklenmesine maruz kalınca, bağışıklık sistemi
ya tehlikeye düşer, ya da yıkılır; dolayısıyla kişi çeşitli enfeksiyonlara ve komplikasyonlara yenik
düşer.

10. Kemoterapi ve radyasyon kanser hücrelerinde mutasyona neden olabilir ve dirençlerinin artarak yok
edilmelerini zorlaştırabilir. Cerrahi işlem de kanser hücrelerinin başka taraflara atlamasına neden
olabilir.

11. Kanser hücreleri ile savaşmakta etkili bir yöntem ise onları çoğalmak için ihtiyaçları olan gıdalardan
yoksun ve aç bırakmaktır.

KANSER HÜCRELERİ AŞAĞIDAKİLERLE BESLENİRLER:

a. Şeker kanser besleyicidir. Şekeri kesilerek kanser hücrelerinin önemli bir gıdası kesilmiş olur.
NutraSweet, Equal, Spoonful v.s. gibi tatlandırıcılar zararlı olan Aspartam ile yapılırlar. Daha iyi bir
tatlandırıcı Manuka balı veya molastır, ama az miktarda alınmalıdırlar. Sofra tuzunda beyazlatıcı
olarak kimyasallar bulunmaktadır. Daha iyi bir seçenek Bragg'in aminosu veya deniz tuzudur.

b. Süt vücudun, özellikle sindirim sisteminde, mukus üretmesine neden olur. Kanser mukusla beslenir. Süt
yerine tatlandırılmamış soya sütü tüketilerek kanser hücreleri aç bırakılabilir.

c. Kanser hücreleri asit ortamda gelişirler. Et temelli diyet asittir ve sığır eti veya domuz eti
yerine bol balık ve az tavuk eti yemek en iyisidir. Ette, özellikle kanserli kişilere zararı olan, canlı
hayvan antibiyotikleri, büyüme hormnları ve parazitleri bulunur.

d. %80 taze sebze ve meyve suyu, kepekli tahıllar, tohumlar, nohutgiller ve biraz meyveden oluşan bir
diyet vücudu bazik (alkali) ortamda tutar. %20 de fasulye içeren pişmiş gıdalardan oluşabilir. Taze
sebze suları kolayca emilip 15 dakika içinde hücre düzeyine ulaşabilen ve sağlıklı hücreleri besleyen ve
çoğalmalarını hızlandıran canlı enzimler içerirler. Sağlıklı hücre üretimi için gerekli olan canlı
enzimlerin sağlanması amacıyla, taze sebze (sebzelerin çoğunluğu ve fasulye filizi) yiyin veya suyunu için ve
günde 2-3 kez çiğ sebze yiyin. Enzimler 40 oC'de yok olurlar.

e. Yüksek kafein içerikli kahve, çay ve çikolatadan uzak durun. Yeşil çay daha iyi bir seçenektir ve
kanserle savaşan özellikleri vardır. Bilinen toksinler ve ağır metaller içeren musluk suyu yerine arıtılmış
veya filtrelenmiş su içiniz. Damıtılmış su asittir, kaçınılmalıdır.

12. Et proteininin sindirimi zordur ve çok sindirim enzimi istr. Bağırsaklarda duran sindirilmemiş et
çürür ve daha çok toksin birikimine neden olur.

13. Kanser hücrelerinin duvarları sert protein ile kaplıdır. Et yemekten kaçınarak veya azaltarak, kanser
hücrelerinin protein duvarlarına saldıran enzimler daha çok açığa çıkar ve vücudun öldürücü hücrelerinin
kanser hücrelerini yok etmelerini sağlar.

14. Bazı destek maddeleri (IP6, Flor-ssence, Essiac, anti-oksidanlar, vitaminler, mineraller, EFA'lar
v.s..) bağışıklık sistemini güçlendirerek, vücudun kendi öldürücü hücrelerinin kanser hücrelerini yok
etmesine yardımcı olur. E vitamini gibi diğer destek maddelerinin de, vücudun hasarlı, istenmeyen veya
ihtiyac olmayan hücrelerin atılmasının normal yolu olan, apoptoziz veya programlanmış hücre ölümüne
yardımcı olduğu bilinmektedir.

15. Kanser zihinsel, bedeni ve ruhsal bir hastalıktır. Öngörülü ve olumlu bir ruh kanser savaşçısını muzaffer
yapar. Öfke, affetmezlik ve acı bedeni stresli ve asitli bir ortma sokar. Seven ve affeden bir ruha
sahip olmayı öğrenin. Sakin olmayı ve hayatın tadını çıkarmayı öğrenin.

16. Kanser hücreleri oksijenli ortamda gelişemezler. Günlük egzersizler ve derin nefes alma hücre düzeyine
kadar daha fazla oksijen alınmasına yardımcı olur. Oksijen terapisi kanser hücrelerini yok etmek için
diğer bir yöntemdir.

JOHN HOPKINS HASTANESİNDEN KANSER GÜNCELLEMESİ -
LÜTFEN OKUYUNUZ

1. Mikrodalga fırına plastik kap ve ambalaj koymayınız.

2. Dondurucuya su şişesi koymayınız.

John Hopkins Hastanesi bunu yakın bir zamanda bülteninde yayınlamıştır. Bu bilgi Walter Reed Ordu
Tıp Merkezi tarafından da yayınlanmaktadır. Dioksin kimyasalları kansere, özellikle de göğüs kanserine,
neden olmaktadır. Dioksinler vücudumuzun hücreleri için son derece zehirlidir. Plastik şişelerdeki suyu
dondurmayınız, çünkü bu plastiğin içindeki dioksinin salınmasına neden olur.

Castle Hastanesi Sağlıklılık Programı Yöneticisi Dr.Edward Fujimoto bu sağlık tehdidini anlatmak için
yakınlarda bir televizyon programına çıktı. Dioksinleri ve bizim için ne kadar kötü olduklarını
anlattı. Plastik kaplar içindeki yiyeceklerimizi mikrodalga fırınlarda ısıtmamamız gerektiğini söyledi.
Bu özellikle de yağlı yiyecekler için geçerli. (İngilizce metindeki fat sözcüğünün gerçek anlamı
hayvansal yağdır.) Söylediğine göre yağ, yüksek sıcaklık ve plastik kombinasyonu dioksinin gıdaya
geçmesine ve sonunda vücudumuzun hücrelerine ulaşmasına neden olmaktadır.

Bunun yerine kendisi yemekleri ısıtmak için Corning Ware, Pyrex gibi cam kaplar veya seramik kaplar
kullanılmasını tavsiye etmektedir. Yani hazır yemek ve çorbalar ısıtılmadan önce ambalajından çıkarılıp uygun
kaplara konulmalıdır. Kağıt uygundur, ama kağıdın içinde de ne olduğu bilinmemektedir. Sıcaklığa
dayanıklı cam kap kullanmak daha güvenlidir. Kendisi yakın bir zamanda fast food restoranlarının plastik
köpük kaplardan kağıt kaplaradöndüğünü de hatırlattı. Nedenlerden bir dioksin sorunuydu. Kendisi plastik
ambalaj malzemesi ile örtülmüş yiyeceklerin mikrodalga fırında pişirilmesinin aynı derecede sakıncalı
olduğunu da söyledi. Yiyecekler radyasyona maruz kalıp ısınıca, yüksek sıcaklıkta plastiğin içindeki zehirli
toksinler eriyip yiyeceklerin üstüne damlamaktadır. Yiyecekler plastik yerine kağıt havlu ile örtülebilir.


Bu makale hayatınızda sizin için önemli olan herkese gönderilmelidir.


12 Eylül 2007 Çarşamba

Tarihte Bu Gün

12 EYLÜL 1980

 

12 Eylül Darbesi veya 1980 Darbesi, Türkiye'de, Türk Silahlı Kuvvetleri'in 12 Eylül 1980 günü emir komuta zinciri içinde gerçekleştirdiği askeri müdahale. 27 Mayıs 1960 darbesi ve 12 Mart 1971 muhtırasının ardından Türkiye Cumhuriyeti tarihinde silahlı kuvvetlerin yönetime üçüncü açık müdahalesi. Bu müdahale ile Süleyman Demirel'in Başbakan'ı olduğu hükümet görevden alındı, Türkiye Büyük Millet Meclisi lağvedildi, 1970 sonrasında değiştirilen 1961 Anayasası tamamen rafa kaldırıldı ve Türkiye siyasetinin yeniden tasarlandığı bir baskı dönemi başladı.

Sıkıyönetim ilanı

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun'dan oluşan Milli Güvenlik Konseyi, radyodan okunan ilk bildiriye göre:

İç Hizmet Kanununun verdiği Türkiye Cumhuriyeti'ni kollama ve koruma görevini yüce Türk Milleti adına emir ve komuta zinciri içinde ve emirle yerine getirme kararını almış ve ülke yönetimine bütünüyle el koymuştur.[1]

12 Eylül dönemi

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren ve Kuvvet Komutanları tarafından oluşturulan askeri cunta Milli Güvenlik Konseyi adı altında 1983 genel seçimine kadar Türkiye'ye ilişkin tüm kritik kararları aldı.

Darbe ardından geçen 3 yıl içerisinde önemli kanunların tamamına yakını değiştirildi ve cuntanın belirlediği Danışma Meclisi tarafından hazırlanan Anayasa, 1982 yılındaki halk oylamasında, yüzde 92'lik "Evet" oyu ile büyük farkla kabul edildi. Halk oylamasında 'Hayır' oyu kullananları sandık başında baskı altında tutmak için rengi dışardan görünen oy pusulaları kullandırıldığı iddia edildi ama bu, Anayasa'nın çok büyük çoğunlukla kabul edilmesini açıklayan tek neden değildi. Anayasa'nın kabulünün bir başka önemli etkeni olarak, ihtilal öncesi iç savaş ortamı nedeni ile vatandaşların kendi hayatlarından endişe etmesi de ifade edilir.[2]

12 Eylül 1980 darbesi, Türkiye'de halkın önemli bölümü tarafından sosyal,siyasi ve ekonomik sorunların hiçbirine çözüm bulamayan iflas etmiş parlamenter rejimin 'haklı' alternatifi olarak görüldü. Bu nedenle, darbeye bir direniş olmadığı gibi, büyük çoğunluk, darbe liderlerini, ülkenin yeni liderleri olarak kısa sürede benimsedi.

Aynı halk oylamasında, Kenan Evren Cumhurbaşkanı seçildi. Kabul edilen Anayasa'da, cunta üyelerinin ömür boyu yargılanmasını engelleyen geçici 15. madde, seçimlerle iktidara gelen hiçbir hükümet tarafından kaldırılmadı ve 12 Eylül liderlerinin dokunulmazlığı sürdü.

Darbe gerekçeleri

12 Eylül 1980 askeri darbesinin gerekçeleri arasında ülkede yaygınlaşan siyasi cinayetler, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin birçok tur ardından Cumhurbaşkanı'nı seçememesi ve 6 Eylül günü Konya'da Necmettin Erbakan önderliğinde yapılan ve darbe liderlerinin şerîat amaçlı bir kalkışma girişimi olarak nitelediği yürüyüş gösterildi.

Ülkede tırmandırılan sağ - sol ve alevi - sünni gerginliği bireysel ve kitlesel siyasi cinayetleri besledi. 12 Eylül 1980 öncesinde sağ ve sol siyasi hareketin önde gelen temsilcileri cinayetlere kurban gitti. Doç. Bedrettin Cömert, Abdi İpekçi, Gün Sazak, Nihat Erim ve tanınmış birçok kişi sağ ve sol gruplara mensup militanlar tarafından öldürüldü. Darbe öncesinde siyasi cinayetlerin sayısı her gün 30'a yaklaşıyordu.

12 Eylül 1980'e gelindiğinde 19 ilde sıkıyönetim uygulanıyordu.

Ülkede, yönetemeyen hükûmet, karar alamayan Meclis ve ardı arkası kesilmeyen siyasi cinayetlerin yol açtığı yılgınlık havası, 12 Eylül öncesi dönemin son Başbakanı Süleyman Demirel'in "70 sente muhtacız" sözü ile özetlenen işsizlik, kıtlık ve işyeri anlaşmazlıkları ile yoğunlaştı.

Darbe ardından, siyasi cinayetlerin çok kısa sürede sona ermesi, güvenlik güçlerinin şiddet eylemlerini darbe öncesinde neden önlemediği / önleyemediği sorularını da beraberinde getirdi. Amerika Birleşik Devletleri yönetiminin darbeden haberdar olduğu ve darbe gecesi Başkan Jimmy Carter'a "bizim çocuklar işi bitirdi" anlamında bir mesajın, bir toplantının ortasında iletildiğinin anlaşılması, 12 Eylül'de ABD'nin rolü konusunu da tartışmalara açtı.Darbeden sonra ilk idam edilenler 9 ekim 1980 tarihinde ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu ve sol görüşlü Necdet Adalı olmuştur.

Türkiye'nin Doğu ve Güneydoğusu'nda başlatılan ayrılıkçı silahlı hareket, 12 Eylül yönetiminin getirdiği Kürtçe konuşma yasağı ile güçlendirildi ve gerekçelendirildi. Diyarbakır Cezaevi başta olmak üzere bölge cezaevlerindeki kötü muamele, 1983 seçimlerinden sonra yoğunlaşacak Kürdistan İşçi Partisi (PKK) adına terör eylemlerini gerçekleştirenlerin gerekçelerinden biri oldu. Bu cezaevlerinde tutulan PKK militanlarının önemli bölümü, daha sonra, PKK yöneticileri arasında yer aldı.

12 Eylül 1980 ardından partiler lağvedildi, parti liderleri önce askeri üslerde gözetim altında tutuldu, ardından yargılandı. Bu durum, siyasi partilerin sürekliliği konusunda tarihsel sorunlar yaşayan Türkiye'de siyasi temsilin demokratikleşmesi önünde yeni bir engel oluşturdu, siyasi gelenekler geçici de olsa alt-üst edildi.

1983 Genel Seçimleri

Ana madde: 1983 Türkiye Cumhuriyeti Milletvekili Genel Seçimleri

6 Kasım 1983 genel seçimine, kapatılan eski siyasi partilerin hiçbiri katılamadı; 1982 yılında hazırlattığı Anayasa'yı onaylayarak cuntayı destekleyen seçmen, cuntanın işaret ettiği emekli Orgeneral Turgut Sunalp liderliğindeki Milliyetçi Demokrasi Partisi yerine Turgut Özal liderliğindeki Anavatan Partisi'ni Türkiye'yi yönetmek üzere seçti. Daha sonra, siyasi yasakların kalkması ile eski liderler ve eski kadrolar, yeni partiler ile seçimlere katıldı.

1983 yılındaki genel seçimde Turgut Özal'ın Başbakan olması ile Türkiye ekonomisinin küresel entegrasyonu başladı. Bu anlamda, tasarlamadan da olsa, 12 Eylül cuntası, içe dönük kapalı bir ekonomiye sahip olan Türkiye'yi olumlu ve olumsuz tüm yönleri ile küresel ekonominin bir parçası haline getiren gelişmeleri tetikledi.

ABD'nin rolü

İlk kez Mehmet Ali Birand'ın 12 Eylül 04.00 (1984) adlı kitabında ortaya atılan, 12 Eylül Darbesi sırasında dönemin ABD Ulusal Güvenlik Konseyi Türkiye Masası Sorumlusu Paul Henze'in askeri müdahaleyi haber alırken haberi ulaştıran diplomatın your boys have done it -- seninkiler yaptı/bizim çocuklar işi bitirdi - anlamındaki konuşması, 12 Eylül Darbesi içinde ABD'nin rolü konusunda tartışmalara neden olmuştur. Henze'den sonra Ankara’daki çocuklar başardı şeklindeki mesaj Başkan Jimmy Carter’a iletilmiştir. Paul Henze 2003 yılında bir Türk gazetesine verdiği demeçte Bizim çocuklar işi başardı sözlerinin Mehmet Ali Birand'ın uydurması olduğunu belirtmiş, ancak kısa bir süre sonra Birand 1997'de Henze ile yaptığı görüşmenin sesli ve görüntülü kayıtlarını yayınlayarak Henze'i yalanlamıştır.


Darbenin sonuçları

* 650.000 kişi göz altına alındı
* 1 milyon 683 bin kişi fişlendi.
* Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
* 7 bin kişi için idam cezası istendi.
* 517 kişiye idam cezası verildi.
* Haklarında idam cezası verilenlerden 50'si asıldı (26 siyasi suçlu, 23 adli suçlu, 1'i Asala militanı).
* İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis'e gönderildi.
* 71 bin kişi TCK'nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı.
* 98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı.
* 388 bin kişiye pasaport verilmedi.
* 30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı.
* 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
* 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti.
* 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
* 171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi.
* 937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı.
* 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.
* 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.
* 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.
* Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
* 31 gazeteci cezaevine girdi.
* 300 gazeteci saldırıya uğradı.
* 3 gazeteci silahla öldürüldü.
* Gazeteler 300 gün yayın yapamadı.
* 13 büyük gazete için 303 dava açıldı.
* 39 ton gazete ve dergi imha edildi.
* Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.
* 144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
* 14 kişi açlık grevinde öldü.
* 16 kişi kaçarken vuruldu.
* 95 kişi çatışmada öldü.
* 73 kişiye doğal ölüm raporu verildi.
* 43 kişinin intihar ettiği bildirildi.